hayalperestim

En son konular

» Duvar Süsleme
Çarş. Ağus. 25, 2010 10:42 am tarafından againnn

» S.a miLLet.
Salı Kas. 03, 2009 7:27 pm tarafından Ŧøŋđ

» Hangi Müzik Türünü Dinliyorsunuz?
Ptsi Kas. 02, 2009 9:37 pm tarafından beyazmelek

» Merhaba...
Salı Ekim 27, 2009 10:32 pm tarafından Ŧøŋđ

» bir kız
Paz Ekim 25, 2009 2:33 pm tarafından Ŧøŋđ

» Sizce bu sezon en iyi transferi hangi takim yapti?
Paz Ekim 25, 2009 2:32 pm tarafından Ŧøŋđ

» Böyle Site Url'si Olur Mu? :D
Paz Ekim 25, 2009 2:31 pm tarafından Ŧøŋđ

En iyi yollayıcılar

coll (1432)
 
PaTRoN (501)
 
TimuRLenG (403)
 
ratKo_pşaşe (327)
 
DarKinq (219)
 
Enjekte (76)
 
De'quell (55)
 
q1sKo (26)
 
D_R_A_G_O_N (14)
 
Yasak (10)
 

    Fatih Sultan Mehmed Devri

    Paylaş
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 2:59 pm

    FÂTIH SULTAN MEHMED DEVRI


    (II. MEHEMMED)

    Kaynaklarin, âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi,
    iyi giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi, hakka kail ve maarif
    erbabina meyilli bir pâdisah olarak tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin
    kayd ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan onun, sahsiyet ve karekterini
    oldugu gibi bütünüyle ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser kudretinin
    ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden önce veya sonra gelmis olanlarla
    mukayese edilemeyecek derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa'da geçirdigi
    ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek Osmanli Devleti için çok verimli ve
    faydali olmustu. Zira, 5 yil süren bu dönemde o, sahsiyetini olgunlastiran ciddi bir
    çalisma ve fikrî faaliyet içinde bulunmustu.


    Bu
    bes senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir faaliyet devresine girerek
    liyakatli hocalarin refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye (matematik)
    okumustu. Döneminin önemli iki dili olan Arapça ve Farsça'yi ana dili gibi
    ögrenmisti. Bu meyanda o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da bulmustu.
    Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice vâkifti. Bir yandan da dünya
    cihangirlerinin biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru ve yanlis
    taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu,
    onu, plan ve sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.


    Devletin, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda
    kendini geregi gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz dinlenmemis, hayatinin bir
    solugunu dahi bos geçirmemis olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç
    fâtihi, saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir isin plani ve bitecek bir isin
    endisesi ile yorulacakti.


    Babasi, II. Murad'in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat
    1451) Persembe günü Edirne'de Osmanli tahtina geçen II. Mehmed'in dogum tarihi 27 Receb
    835 (30 Mart 1432) olarak kabul edilmekle birlikte, buna yakin farkli tarihler de
    verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih
    Sultan Mehmed'in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler bulunmaktadir. Bu farkli
    görüsler, Batili yazarlarca öne sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin
    tamamini reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler. Zira kaynaklarimiz,
    konuyu, II. Murad'in evliliginden itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih
    Sultan Mehmed'in annesinin Müslüman Türk oldugu ve Isfendiyar Beyi'nin kizi veya torunu
    oldugu, isminin de Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail Hami Danismend de
    Bursa mahkeme (ser'iyye) sicillerine dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak
    söyle der:


    "Fâtih'in annesi olarak gösterilen Türk prensesi,
    Kastamonu ve Sinop'ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan Isfendiyar Bey'in kizi
    veya torunu Halime, veyahut Hatice Hatun'dur. Ikinci Murad'in bu kizla izdivaci hicretin
    827 (m. 1424) yilindadir." Müellif, arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de
    açiklar. Ama konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde fazla durmayacagiz.
    Bununla beraber yeni arastirmalarin ortaya çikardigi gerçek isim ve hüviyeti ile ilgili
    bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. "Daha sonralari Bursa mahkeme sicillerinde
    yapilan tedkiklere göre Fâtih'in muhterem annesi, Hüma Hatun'dur. Bu bahtiyar kadinin
    türbesi Bursa'da Muradiye Câmii'nin sark tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir
    bahçe içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif âbide, câmiden yüz metre
    kadar ilerdedir. Memduh Turgud Koyunluoglu'nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan
    "Iznik ve Bursa Tarihi"nin 152-153. sayfalarinda "Hâtuniye Künbedi"
    ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken ölen
    annesi için hicrî (m. 1449) tarihinde, yani Istanbul'un fethinden dört sene evvel
    yaptirmistir. Kitabesi Arapça'dir.


    Bu kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih'in annesinin yabanci
    rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul'da medfun olmayip türbesinin Bursa'da
    bulundugunu ve yine ayni yabanci masallarinda iddia edildigi gibi Hiristiyan olarak
    öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu
    artik hiç bir tereddüde imkân birakmayacak bir kesinlikle ortaya koymasidir. Yalniz
    kitâbede bu Hatun'un ismi yoktur, ancak bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370
    sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda bulunmustur. Fâtih'in annesinin ismi
    Hümâ Hâtun'dur.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:00 pm

    FÂTIH'IN CÜLÛSU VE KARAMAN SEFERi

    Fâtih diye tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en
    büyük sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed, Manisa'da sancak beyi bulundugu
    sirada, babasi, Edirne'de vefat etmisti. Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa, bu
    ölümü gizli tutarak durumu Manisa'da bulunan genç sehzâdeye bir ulakla bildirir.
    Edirne'den yola çikan ulak, üç gün sonra ölüm haberini Manisa'ya getirir. Bizans
    tarihçisi Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o dönemde bile Osmanli
    Devleti'nde posta vazifesi gören ulak (tatar)larin nasil sür'atli yol aldiklarini ve
    gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:


    "Subatin besinci günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal
    kusu gibi Manisa'ya geldi ve Mehmed'e iyice mühürlenmis bir mektup verdi. Mehmed,
    mektubu açip okuyunca, babasinin vefat ettigini gördü. Mektup, Halil ve diger vezirler
    tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin vefatini yazdiklari gibi, vakit
    kaybetmeksizin ve mümkün ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim)
    cinsinden uçar bir ata binip, pâdisahin vefati, civar milletlerce duyulmadan evvel,
    Trakya'ya gelmesini yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun olarak hemen çok
    (sür'atli) kosan Arap atlarindan birine atladi ve sarayi erkânina: "Beni seven
    armamdan gelsin" dedi. Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk
    yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya olarak ve kiliç takinanlar ile
    mizrakli süvariler arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki günde
    Manisa'dan Bogaz'a vararak, Gelibolu Bogazi'ni geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride
    kalanlarin gelebilmeleri için Gelibolu'da iki gün daha bekledi. Bu arada Edirne'ye bir
    ulak göndererek, Gelibolu Bogazini geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip
    karisikliklarda bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu'da bulundugu her tarafa
    yayildi." Gelibolu'dan hareket eden genç pâdisah, Edirne'ye ulasmakta pek acele
    etmedi. Sehrin disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve ordu tarafindan
    karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar yapildi.


    Fâtih Sultan Mehmed'in, babasinin ölüm haberini almasi ve
    Manisa'dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su sekilde verilmektedir:


    "Vezir-i a'zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa'ya
    ölüm haberini eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan Mehmed, yaninda atabegi
    Sehabeddin Pasa oldugu halde, sür'atli bir sekilde hareket ederek iki günde Çanakkale
    Bogazi'na geldi. Bizans'in bogazlari kesmeleri ve Orhan'i 1444 yilinda oldugu gibi
    Rumeli'de serbest birakmalari uzak bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu'ya geçmeye
    muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve endise etmedigini görüyoruz.
    Gelibolu'da babasinin ölümü ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi. Chalkondyles'in
    sözünü ettigi Edirne'deki yeniçeri ayaklanmasi, yeni Sultan'in, Gelibolu'ya
    varmasindan sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde toplanip sehri yagmaya
    hazirlanmislardi. Ancak Çandarli Halil'in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde büyük
    bir kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri ile alelacele topladigi
    kuvvetleri, bunlarin üzerine sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan
    geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o geldikten sonra kendilerine ihsanda
    bulunacagini söyledi. Asker "Çandarli'ya olan hürmetleri dolayisiyla"
    isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed, pâyitahta girerek tahta oturdu ve
    yeniçerilerden sadakat yemini aldi.


    Bu rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir
    uygunluk halindedir. Halil Pasa'nin, yençeriler üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed'in
    ancak onun müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi, bilhassa kayda deger. Yeni
    Sultan adina vaad edilen bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde adeta
    tehdidle alinacaktir.


    Babasinin ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed,
    Osmanli ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne'de ikinci defa tahta çikti (16 Muharrem
    855/18 Subat 1451).


    Sultan Murad'in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed'in tahta
    geçmesi sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir degisikligin olmasi bekleniyordu.
    Sultan Ikinci Murad'in ölümünden sonra hükümdar olarak Edirne'de gördügümüz
    müstakbel Istanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir hazirlik ile manevî bir olus
    devresinin suurunu tasiyarak artik is basinda bulunuyordu.


    Osmanli devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü
    degisiklikleri yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet otoritesinin
    politika ahlâkini kuran ve kontrolü altinda tutan âlimlerden mürekkep müsavir
    kuvvetlerle kendi kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli bulunduklari
    prensiplerin müdafaasini, imanlarinin geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi
    serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî cesaret gösterirlerdi. Iste hükümdarin
    karar ve hareketlerinin tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.


    Dünyanin hiç bir devrinde, hiç bir idarenin bas
    çeviremeyecegi bu mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz ölçüleriyle,
    hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet
    beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan ise nâsâd olmadiklari için,
    kimseden çekinmemis, kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de
    hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.


    Iste genç hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir
    muhit ve bu anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan çevrelenmistir. Bunlardan
    Molla Hüsrev, Molla Güranî, Hocazâde, Hizir Bey Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan
    Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi ilim, irfan ve san'at erbabi,
    feyzine feyz katarak fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da baraj
    vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip durulmasina hizmet etmislerdir.


    Su kadar var ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden
    imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi ki, tek basina gözünü
    hükümdara dikmis olan bu meydan erinin adi Ak Semseddin idi.


    Sultan Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini
    kavramis ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti. Inalcik, Mehmed'in
    cülûsu ile Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini
    söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya
    bir açiklik getirir: "Mehmed, tahtina oturdugu sirada bütün valiler ve babasinin
    vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa, karsi tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri
    ise Hadim Sahin (Sehabeddin) ve Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin yaninda yer almislardi.
    O zaman Sultan Mehmed, kendi veziri Sahin'e sordu: "Babamin vezirleri neden uzakta
    duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil'e eski yerini almasini söyle. Ishak da Anadolu
    ordulari komutanlari ve esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa'ya gömsünler. Sark
    vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine nezâret etsin" dedi. Vezirler,
    pâdisahin bu sözünü duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini
    öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak da Murad'in cenazesini alarak birçok
    esraf ve âyâniyle beraber ve büyük bir intizam içinde Bursa'ya gitti. Cenazeyi orada
    kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok
    paralar verildi."


    Genç pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda
    tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa, henüz bir çocuk olarak tahta çiktigi
    zamanki buhranli durumlar tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâme, s. 94) bu durum
    için "Fitne ve âsûb doldu her diyar" diyerek durumun vehametini ortaya koyar.
    Gerçekten de Anadolu ayaklanmisti. Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek, Fâtih'in
    babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine
    yürümüstü. Ibrahim Bey, Bati Anadolu'da, Sultan Ikinci Murad'in son defa ortadan
    kaldirdigi beylikler için, Karaman'dan gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar,
    Aydin, Mentese ve Germiyan'da faaliyete geçmislerdi. Bu konularda fazla tafsilata sahip
    olmamakla beraber, Anadolu Beylerbeyi'nin bunlarla ugrasmak zorunda kaldigina bakilirsa bu
    hareketler ilk etapta basarili olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor ki, Anadolu'da
    durum endise verecek bir boyuta ulasmisti.


    Genç hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister
    istemez babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda kalacagini anlamisti. Bu
    bakimdan. Anadolu'yu kurtarmak için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda
    kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete alarak barisi saglamaya çalisti.
    Gelen Sirp elçisinin istekleri kabul edildi. Despot'un, Sultan Murad'la yaptigi
    "Yeminle musaddak" muahede ve ittifaklari yenilemeye razi oldu. II. Murad'in
    resmî müsaadesiyle 1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora Despotu Konstantin
    de, yeni pâdisahin durumundan azamî sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince,
    Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski andlasmalari tastik ettirmek için bir
    Bizans elçisi gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri tastik ettigi gibi,
    ayrica, yaninda bulunan Osmanli saltanatinin müddeisi, Orhan'in masraflarina karsilik,
    Bati Trakya'da Karasu irmagi üzerindeki yerlerin hasilatindan yilda, 300 bin akça
    isteyen imparatorun bu dilegini de kabul etti.


    Gelecegin Istanbul Fâtihi'nin bu sekildeki hareket ve
    davranislari, onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan, Edirne'deki
    cülûsu esnasinda, Bizanslilara karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve
    mânâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak ve onlari kesfetmek pek güç
    bir is olmakla beraber, muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su siralarda,
    Bizans'in tesviki ile Hiristiyan milletlerin kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini
    hesaba katarak Bizans'la dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa hükümdar oldugu
    zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis
    olduklarini hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde yine böyle bir durumla
    karsilasabilir endisesiyle olacak ki, simdilik bu sekilde davranmayi uygun görmüstü.
    Öyle anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska türlü düsünüyordu. Ancak henüz
    tahta çikmis olan bu gencin, etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis
    tabii bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman seferi esnasinda kendisine
    yapilmis bulunan teklifleri sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir takinmisti.
    Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat altina alinir alinmaz is degismis ve bu seferin
    dönüsünde pâdisah, Rumeli Hisari'nin yapilmasini emredecektir. Bu hisarin yapilisi,
    Bizans'a yersiz isteklerinin güzel bir cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne
    gibi bir tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak etmis ve hemen agiz degistirerek
    kuvvetli hasimlari karsisinda her zaman yaptigi gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu
    yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya çalismistir. Bu bakimdan, hisarin
    yapilmak istendigi yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi diplomatça
    halletmeye çalismis ise de, Fâtih'in verdigi cevap, hem susturucu hem de oksayici
    olmustur. Anlasma geregince genç pâdisah, Istanbul kusatmasi müddetince Galata
    Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin, gizliden gizliye Bizanslilara yardim
    ettiklerini bildigi halde bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi. Istanbul
    alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca hareketlerine göz yumarak onlari
    görmezlikten geldi. Halbuki Istanbul'un fethini müteakip günlerde, Galatalilar için,
    kendi bahs ettiklerinden baska hiç bir hukuk tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk
    topraklarina bagladi.


    Ülkesinin, içinde bulundugu nazik durum sebebiyle,
    düsmanlari ile olan eski antlasmalari yenilemeyi uygun gören genç hükümdarin bu
    davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa,
    onun hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun, devletlerle olan muahedeleri yenilemesi
    ve onlara karsi yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina sebep olmustu. Zira
    onlara göre, birkaç defa tahtindan mahrum edilerek Manisa'ya gönderilen Sultan Murad'in
    bu genç sehzâdesi hakkinda Bizans'ta ve bütün Avrupa'da acele hükümler verilmis ve
    o, kabiliyetsiz bir delikanli olarak taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad'in ölümü ve
    Fâtih'in tahta çikisi her tarafta büyük bir memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu
    delikanlinin beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti'nin kendiliginden sona erecegi
    hülyasi, Avrupa'da tekrar kök salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini,

    birlikte ve sür'atle hareket etmeleri lazimgelen bu devrede, tamamiyle felce ugratmisti.
    Aslinda yeni ve genç hükümdar da Avrupa'da böyle bir fikrin yayilmasini istiyordu.
    Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu
    yüzden hiç kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu. Yalniz Franciccus
    Phlelphus bu düsünce ve fikirde degildi. O, Sultan Murad'in ölümünü takib eden
    günlerde, Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini kaleme aldigi bir mektupla
    Fransa krali VII. Charles'a bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin hükümleri ve
    yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda Phlelphus, Fransa kralina öbür Hiristiyan
    devletlerin basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini istiyordu. Çünkü ona
    göre Osmanlilarin kudreti çoktan kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60
    bin kisi olabilirdi. Baslarinda da harp görmemis, tecrübesiz, sefih, kadinlara düskün
    ve budala bir delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor, Fransa kralinin takib
    edecegi yolu bile gösteriyordu. Ona göre uygun bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir
    günde Tarent'den Peleponez'e geçecegini, Mora despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu
    orduya katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu orduyu destekleyecegini ileri
    sürüyordu. Böylece, çok kisa bir zamanda Türklerin Avrupa'dan kovulacagini, hatta
    Asya'da Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:00 pm

    KARAMAN SEFERi

    Her firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir
    içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli Devleti'ne karsi mümkün
    olabilen bütün fenaliklari yapmis, "Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi
    zaafa götürmeye" çalismisti. Yildirim Bâyezid'in müthis pençesi altinda bir an
    ezilmeye mahkum olan bu beylik, Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele
    ve Yildirim'in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara Savasi'ndan sonra tekrar meydana
    çikarak, gerek Çelebi Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci Murad dönemlerinde
    durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette bulunmustu. Fâtih'in, küçük yasta tahta
    çikmasini firsat bilen bu beylik, Orta Anadolu'da yine bir gaile meydana getirmeye
    çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür'atli hareket edisi, buna imkân
    birakmamisti. Ancak, Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda tekrar ortaya
    çikacaklardi.


    Gerçekten, genç hükümdarin ilk gailesi, yine
    Karamanoglu'nun, Anadolu'daki diger beyliklerle elele vererek bir talih denemesine daha
    kalkismasi olmustu. karamanoglu Ibrahim Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade
    etmek istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini gerçeklestirebilmek için de Venedik
    Cumhuriyeti ile bir anlasma yapti. Alaiye'ye giderek Venediklilerle irtibat kurmak
    istedigi gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan bazilarina da kuvvet vererek onlari,
    Osmanli hududlari içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese beylikleri idi.


    Kaynaklarimiz bu konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu,
    birkaç haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar edüp, biri Germiyanogludur diye
    Kütahya üzerine, biri Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri de Aydinogludur diye
    Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar, o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik
    iskenceler yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve sirrette yardimcilari olan
    adamlari ile Alaiye üzerine yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu
    Beylerbeyi idi. Karamanoglu'nun uygunsuz davranislarini ve cezalandirilmasi gereken
    islerini tahta (Pâdisah) arzetmis, Karaman'la savasmak için izin istemisti. Genç
    hükümdar, Isa Bey'in böyle zor bir hizmeti basaramayacagini düsünerek onu görevinden
    alir. Bosalan bu göreve Vezir Ishak Pasa'yi tayin eder. Anadolu Beylerbeyi olan Ishak
    Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin
    kendisi de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi'ndan geçip Bursa'ya gelir.


    Genç hükümdar, Karamanoglu Ibrahim Bey'in, bu faaliyetleri
    ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir gibi yerleri isgal etmesi
    üzerine, ilk seferini Karamanoglu üzerine yapmak zorunda kaldi. Bu arada bir taarruza
    maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi Karaca Pasa'yi, Rumeli askeri ile
    Sofya'da birakti. Sultan Mehmed, Ishak Pasa'yi Karaman'a dogru gönderirken, kendisi de
    onu takip etmeye basladi. Bursa yolu ile Karaman topraklari üzerine hareket ettigi zaman,
    veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin tamaminin Karaman'a iltica ettiklerini
    isitmisti. Yasli Ibrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan için
    kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis, Fâtih'in geldigi yerlerde de halkin ona
    tabi oldugunu görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek zorunda kalan
    Ibrahim Bey, oradan, suçunun bagislanmasini istemek ve barisi saglamak üzere bir
    mektupla Molla Veli'yi pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun yapilabilmesine tavassutta
    bulunmalari için pâdisahin vezirlerine çok miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika
    vezirlerin "ve ulema ve eimme ve mesayih"in sefaatiyle pâdisah sulha razi oldu.
    Yapilan anlasmaya göre Aksehir, Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara birakiliyor,
    seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi taahhüd ediliyordu. Yine bu
    anlasmaya göre Ibrahim Bey, kizini da pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih'in böyle bir
    evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye tesadüf edilememektedir.


    Öyle anlasiliyor ki, ta Edirne'den kalkarak Anadolu
    ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir son vermeden barisa riza
    göstermesi, vezirlerin sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her firsatta,
    Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan
    Karamanoglu için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu hakkinda:


    "Bizümle saltanat lafin idermis ol Karamanî

    Huda fursat verirse ger kara yire karam âni"

    demesi, onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü
    göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi'ni ortadan kaldirmak emeli ile sefere çikmisti.
    Bu durumda, ele geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi gerekirken, birdenbire
    barisçi bir sekilde hareket etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de
    hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait görünmüyordu. Çünkü en
    küçük firsatlardan bile faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine kipirdanmaya
    baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre, kendilerine Çorlu'dan berisi birakilmis
    ise de Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih'i rahat birakmamislar ve ortada bir sebep
    yokken onu tehdid etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya'da bulundugu bir
    sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda
    genç hükümdar, Karamanoglu'nun tekliflerini yeterli bulmak zorunda kaldigi için barisa
    riza göstermisti. Çünkü o, hem Bizans'in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht ve
    saltanat müddeisi olan Orhan'i serbest birakmasindan, hem de Hiristiyan dünyayi onun
    aleyhinde harekete geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o, Istanbul'un fethi hakkindaki
    ulvî tasavvurlarini endisesiz bir sekilde tatbikten baska bir sey düsünmüyordu. Bunun
    için de karada ve denizde bütün komsulari ile baris durumunda bulunmak, Sultan Mehmed
    için önemli ve gerekli idi.


    Karaman seferinden dönüp Bursa'ya yaklastigi sirada
    yeniçeriler hünkari karsilayip ilk seferi oldugu için töre geregi sefer bahsisi
    istediler. Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve Turahan Bey'in tavsiyesiyle on kese akça
    verilmesini emrettiyse de onlarin bu sekildeki hareket ve cür'etleri, canini sikmisti. Bu
    yüzden birkaç gün sonra Yeniçeri Agasi Dogan Bey'i azletti. Yayabasilarini da asker
    arasinda disiplini saglayamadiklarindan dolayi dövdürterek Yeniçeri Agaligi'na Mustafa
    Bey'i tayin etti.


    Genç hükümdar, Karaman seferi dönüsünde Bursa'ya
    geldikten sonra Anadolu Beylerbeyi olarak tayin ettigi ishak Pasa'yi, Mentese Beyligi'ne
    göndermisti. Ishak Pasa, Menteseogullarindan Ahmed Bey'in oglu Ilyas Bey üzerine gitmis,
    onun agir isiten kulagina hiç olmazsa görmek suretiyle, onun anlayacagi sekilde sözleri
    okuyup, dilâverliginin geregi olarak kendisini, adi geçen ülkeden atmaya niyetlenmisti.
    Ishak Pasa'ya karsi tutunamayacagini anlayan Ilyas Bey, Rodos'a kaçmisti. O ana kadar
    Ankara'da oturmakta olan Anadolu Beylerbeyileri bundan böyle Kütahya'yi merkez
    edindiler. Solakzâde, gerek Bursa'daki olay, gerekse Mentese konusunda su bilgileri
    vermektedir:


    "Sulhtan (baris) sonra azimetlerini Bursa yönüne
    çevirdiler. Sehre yakin geldiklerinde, Yeniçeri alay baglayip, saadetli pâdisahtan
    bahsis ricasinda bulundular. Sehabeddin Pasa ile Turahan Bey, yeniçerinin durmalarinin
    sebebini beyan eyleyince, ihsan için on kese akça ferman buyurdular. Lakin bu uygunsuz
    hareket, pâdisahin hatirinda kirginliga yol açti. Birkaç gün geçtikten sonra, agalari
    mesabesinde olan Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir sekilde dövüldükten sonra azl
    olundu. Agaliga, Mustafa Bey adinda akilli ve yigit birisi getirildi. Bütün yayabasilar
    ve dabcilar dayaktan geçti. Bursa'ya dahil olduklari gün, Anadolu Beylerbeyisi Ishak
    Pasa'yi Mentese iline gönderdi. Böylece Mentese oglu Ilyas Bey, bu vilayetten
    çikarildi. Rodos adasina kaçti. Tasarrufu altinda olan memleketlerini ele geçirme
    yoluna gittiler. O zamana kadar Anadolu Beylerbeyileri, Ankara'da oturmakta idiler. Ishak
    Pasa'dan sonra bugün de oldugu gibi Kütahya'da sakin olmalari kanun haline geldi.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:00 pm

    iSTANBUL'UN FETHiNE DOGRU

    Istanbul, Schlumberger'in ifadesine göre, babasi Sultan
    Murad'in vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis ve ecdadi olan bütün sultanlarin
    zihinlerini isgal etmis oldugu bu muazzam tesebbüsü gerçeklestirmek isteyen Sultan
    Mehmed, devamli olarak bu fethi nasil basarabilecegini düsünüyordu. Zira bu sehrin
    fethi, Osmanli Türklerine sadece yeni bir baskent kazandirmayacak, ayni zamanda
    kurduklari devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin garantisi olacakti. Egemenlikleri
    altindaki ülkelerin merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu yeni baskent
    ellerinde olmadan Türklerin kendilerini güvenlik içinde hissetmeleri imkansizdi.
    Kendilerini tedirgin eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek Constantinopolis gibi
    bir üsten harekete geçmeleri ihtimaliydi.


    Sultan Mehmed, Konstantiniye'yi ele geçirmek suretiyle
    "müjdeli emîr" olmak ve Osmanli Asya'si ile Avrupa'sini birbirine baglayip
    devletin tabiî sinirlarini, cografî ve siyasî birligini saglamak istiyordu. Hammer,
    hükümdara bu düsünceyi gerçeklestirme imkanini veren olaylari su ifadelerle dile
    getirir:


    "Bizans Imparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve
    maharetsizce bir hareketle, pâdisahin fetih arzusunu hemen uygulamasini tacil
    (sür'atlendirecek) edecek davranislarda bulundu. Sultan Ikinci Mehmed, Anadolu'da,
    Ibrahim Bey tarafindan saçilmis olan nifak tohumlarini gidermeye çalistigi sirada,
    Bizans elçileri ordugaha gelerek Orhan'a tahsis edilmis olan akçanin hemen ödenmesini
    istemisler ve belirtilen paranin iki misli olarak verilmeyecek olmasi halinde, sehzâdenin
    serbest birakilacagini tehdid edici bir dille beyan etmislerdi." Bu neviden bir
    hareket, bir bakima Fâtih'i tehdid ediyordu. Öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu da
    gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlilari devamli
    surette rahatsiz edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasinda Imparator Konstantin ve
    senato, bu seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle Sehzâde Orhan'a verilen
    tahsisatin arttirilmasini ve sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi Rumeli'ye saliverecegini de
    tehdid olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i azami görerek arzularini
    bildirmeleri, protokol geregi oldugundan elçiler, imparatorun tekliflerini Halil Pasa'ya
    bildirdiler.


    Bu tekliflere göre imparator, Istanbul'da bulunan Sehzâde
    Orhan'in her sene verilmekte olan tahsisatinin, masraflarini karsilayamamasindan dolayi
    artirilmasini istemekte, sayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi geçen sehzadeyi
    Rumeli'ye saliverecegini tehdidkarâne bir sekilde bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil
    Pasa, henüz imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayi agir sözler söyleyerek
    elçileri tehdid ettikten sonra:


    "Simdi Anadolu'ya sefer ettigimizi ve Frikya'da
    bulundugumuzu gördügünüzden istifade ederek, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz
    sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. biz çocuk degiliz, elinizden ne gelirse yapiniz.
    Orhan'i Trakya'ya pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin. Macarlari da getirmek
    istiyorsaniz dâvet ediniz. Yalniz sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak olamayacaksiniz.
    Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdisahima
    arzedecegim. O, ne der ve nasil arzu ederse o olacaktir". diyerek durumu Sultan
    Mehmed'e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu istekleri karsisinda
    hiddetlenecektir. Fakat uygun zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar.
    Onlara, yakin zamanda Edirne'ye dönecegini ve orada görüserek arzularini yerine
    getirecegini söyledikten sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri gönderdi.


    Imparatorun, Sultan Mehmed'i tahrik eden bu istekleri ve
    elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafindan tafsilatli bir sekilde su
    ifadelerle nakledilir:


    "Budala Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir
    ortaya atarak Mehmed'e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler,
    söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki:
    "Imparator Konstantinos her sene kendisine verilmekte olan 300 bin akçayi almaya
    razi olmuyor. Sizin pâdisahiniz gibi, Osmanogullarindan olan Sehzâde Orhan, kemal
    çagina ermis bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona
    "emîr" diye hitab ediyor ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise
    bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parasi
    olmadigindan ve para istemek için müracaat edecek baska bir yeri bulunmadigindan
    imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki misline iblag ediniz veya Orhan'i serbest
    birakacagiz. Osmanogullarini beslemeye mecbur degiliz. Bunlarin, beytülmaldan infak
    olunmalari gerekir. Orhan'in, tarafimizdan vaki olan tevkifi ve sehirden disari çikmamasi
    için aldigimiz tedbirler yeterlidir."


    Halil Pasa, bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve
    Pâdisah Mehmed'e söylemek üzere imparator ve senatonun bu tekliflerini duyduktan sonra,
    elçilere sunlari söyledi: Ey akilsiz ve saskin Bizanslilar! Tasavvurlarinizdaki
    seytanliklari çoktan bilirdim. Bu bildiklerinizi unutun... Daha dün denecek derecede
    yakin bir zamanda sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi yaptik ve diyebiliriz ki,
    mürekkebi henüz kurumamistir. Simdi ise Anadolu'ya sefer yaptigimizi ve Frikya'da
    bulundugumuzu gördügünüzden faydalanarak, âdetiniz oldugu üzre uydurdugunuz
    korkuluklari bize göstermek suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve
    kudretten mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan'i Trakya pâdisahi
    yapmak isterseniz hiç durmayin. Macarlari Tuna'dan bu tarafa geçirtmeyi
    düsünüyorsaniz onlar da gelsinler. Siz de daha önce kayb ettiginiz yerleri geri almak
    için taarruza geçmek isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz ki, bunlardan hiç
    birine muvaffak olamayacaksiniz. Aksine ellerinizde bulunani da kayb edersiniz. Mamafih,
    söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim, o ne arzu ederse o olacak."


    Mehmed, basvezir ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki
    hususlari duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu belli etmedi. Bizans elçilerini kabul
    ederek, bunlara dedi ki: "Az zamanda Edirne'ye dönmek niyetindeyim. Oraya geliniz,
    imparatoru ve sehre ait bütün hususlari orada bana söyleyiniz. Istenilen her seyi
    vermeye hazirim." Mehmed bu sözleri ve daha buna benzer tatli sözler söyleyerek
    bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Bogazi geçip Edirne'ye gelen Mehmed, Karasu
    civarinda bulunan köylere, sâdik kölelerinden birini göndererek imparator için tahsis
    olunan iradin (gelirin) verilmesini yasakladi. Bu gelirin tahsiline memur olanlari ve buna
    nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir sene bu gelir alinmis oldu."
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:01 pm

    BOGAZKESEN (RUMELI) HISARI'NIN YAPILMASI

    Ikinci Mehmed, gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin
    girismis olduklari büyük ve cür'etli tesebbüsü gerçeklestirmek istiyordu. Tabiat ve
    cografya, Istanbul'u, dogu ve batidaki Osmanli ülkelerine merkez yapmisti. Kostantiniyye,
    baska bir devletin elinde kaldikça Osmanli ülkesi, Hiristiyan istilasina açik
    bulunacagi gibi, Avrupa ile Asya arasindaki bag ve alaka da emniyete alinamazdi. Böylece
    devlet, tam ve saglam bir vücud olacak yerde, gövdesi ortasindan ikiye bölünmüs
    olarak parçalanmak tehlikesine maruz kalirdi.


    Gerçekten su ana kadar, Osmanlilar tarafindan Istanbul'un
    fethi için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel çikarak veya çikarilarak
    muvafakiyet önlenmisti. Fakat burasi, imparatorun elinde bulundukça Osmanlilarin
    Rumeli'ye tamamen hakim olmalari mümkün degildi. Nitekim, Varna muharebesine gidilirken,
    Çanakkale'nin ve hatta Sarayburnu ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman tarafindan
    tutulmus olmasi, bu arada Istanbul'un da, düsmani tesvik eden imparatorun elinde
    bulunmasi yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz gemilerine 40 bin duka altin
    verilerek Rumeli sahiline geçilebilmisti. Su halde, iki kitadaki Osmanli hakimiyetinin,
    devamli olarak sinsi bir siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan Bizanslilar yüzünden,
    ne kadar korkunç tehlikeler arzettigini hadiseler göstermektedir.


    Ikinci Mehmed, Karaman seferinden dönerken Çanakkale
    Bogazi'nin Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca, Istanbul Bogazi'na gelip babasinin
    geçtigi yerden Rumeli sahiline geçer. Bu geçis esnasinda, Anadolu Hisari'nin karsisina
    bir kale yapilmasini emreder. Istanbul'un fethinden baska bir sey düsünmeyen Sultan
    Mehmed, bütün planlarini onun üzerine koruyordu. Bunun için atilan ilk adim,
    Bogazkesen Hisari'nin insasi oldu. Askerî ehemmiyeti kadar âbidevî degeri de yüksek
    olan bu muazzam kalenin insasi, Türk tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi
    bakimindan önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil almaz derecede kisa bir zamana sigdirilan
    bu insaat, gerek tuttugunu koparan bir tesebbüs, teskilât, idâre ve ikmal dehasi olarak
    hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi olarak fikri, madde planinda gerçeklestiren
    kütlenin yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.


    Osmanlilarin, iki kita arasindaki gidip gelmeleri esnasinda,
    tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir
    donanmaya sahip olamayan bu devlet için, Istanbul'a sahip olmaktan baska çare olmadigini
    ortaya koymustu. Zira tehlikeli durumlar, ancak bu sayede atlatilabilirdi. Böylece,
    pâdisahin emri üzerine, Karadeniz'den gelecek her türlü yardima mani olmak ve iki
    sahil arasinda karsidan karsiya geçmeyi saglayabilmek için, Bogazkesen Hisari denilen
    Rumeli Hisari'nin yapilmasiyla ise baslandi. Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne'ye
    döner dönmez, Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar göndererek bin kisilik bir insaat ustasi
    kadrosu ile o miktarda amele ve kireçci istedigi gibi insaata ait malzemenin ilk bahara
    kadar hazirlanmasini emir ile bogazda bir hisar yaptirilacagini bildirir. Bizans
    tarihçisi Dukas, bu haber üzerine gerek Istanbul, gerekse diger yerlerdeki
    Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa kapildiklarini su cümlelerle belirtir:


    "Istanbul'da, bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan
    Hiristiyanlar, bu haberi duyunca çok üzüldüler. Aralarindaki konusmalarda bundan baska
    bir seyden bahsetmiyorlardi. Ancak "artik Istanbul'un son günü geldi, milletimizin
    yok olma çanlari çalmaya basladi. Deccal'in günleri geldi, ne olacagiz? Veya, ne
    yapalim? Ey Allah'imiz! Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin yok olusunu kendi gözleri ile
    görmesinler. Senin düsmanlarin, bu sehri muhafaza eden azizler nerededirler
    demesinler." Bu münacati yalniz Istanbul halki degil, Anadolu'da daginik surette
    ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde bulunan Hiristiyanlar aglayarak
    bagiriyorlardi."


    "Kulle-i cedide" diye de isimlendirilen
    günümüzdeki Rumeli Hisari'nda, Fâtih'in vakfiyesinden anlasildigina göre bir de cami
    vardi. Bu camide vazife gören imam (hitabet vazifesi dahil), bu hizmete karsilik her gün
    6 akça, müezzin (temizlik isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu. Adi geçen hisarin yeri
    tesbite çalisilirken bogazin en dar yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî sevk
    ve idare bakimindan önemli idi. Bu yeni hisarin, karsisindaki hisar ile birlikte bogaz
    geçisini kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi, makaslama ates ile önlemek ve akintilar
    yüzünden gemilerin burada, yani hisarin bulundugu kiyiya yaklasmak zorunda
    kalacaklarindan istifade ediliyordu. Hisar, yaklasan hedefleri toplarinin en uzak
    mesafesinden karsilayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.


    Sultan Mehmed'in kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin
    Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar yeri olup, milattan bes asir önce Iran
    Sahi Dârâ, muazzam ordusu ile buradan Avrupa kitasina geçmisti.


    Hisarin yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa
    düsen imparator, Edirne'ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldiklari talimat geregi, Sehzade
    Orhan'in tahsisatindan bahsetmeyeceklerdi. Pâdisahla anlasabilmek için her fedakârliga
    katlanacaklardi. Imparator, elçiler vâsitasiyle I. Murad'dan itibaren gelip geçmis
    bütün pâdisahlarin, Istanbul'un hariminde bir kale yapmak ve hatta bir kulübe bile
    yapmak istemediklerini, Yildirim Bâyezid'in, Manuel'in muvafakati üzere Türklerle
    meskun olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari) yaptirdigini bildirdikten sonra,
    kale yaptirmak suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve gümrük resimlerini
    (vergi) hiçe indirip Istanbul'u aç birakmak istedigini beyanla bunu yapmamasi için ne
    istiyorsa onu vereceklerini bildirmisti.


    Sultan Mehmed, imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle
    söylenilen seyleri dinledikten sonra:


    "Ben, sehirden bir sey almiyorum. Imparator, sehrin
    hendeginden disari hiç bir seye malik degildir. Sayet Mukaddes Agiz'da (Bogaz'da) bir
    kale insa etmek istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her yer benim mülküm altinda
    bulunuyor. Anadolu yakasinda bulunan kaleler benimdir ve bunlarin içinde oturanlar da
    Türktürler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir. Bizans'in orada oturmaya haklari
    yoktur. Macar Krali üzerimize yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin
    kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu Bogazini kapatarak, babamin Trakya'ya
    geçmesine mani oldular. O zaman babam, Mukaddes Agiz'in yukarisina çikarak babasinin* insa eyledigi kaleye yakin bir yerden Allah'in inayeti sayesinde
    kayiklar ile bogazi geçti. Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne zorluklara
    katlandigini ve ne sikintilara girdigini pekala bilirsiniz. Babamin, Istanbul Bogazi'ni
    geçmemesi için imparatorun kadirgalari kesiflerde bulunuyorlardi. Ben, daha çocuktum.
    Edirne'de oturuyor, Macarlarin gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki
    yerleri yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz seviniyordu. Müslümanlar ise
    izdirap çekiyorlardi. Kâfirler de sevinç ve meserret içinde idiler. Çok büyük
    tehlikeler ile bogazi geçen babam, karsi tarafa geçer geçmez, Anadolu kiyisinda bulunan
    kalenin karsisina, garp tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin etti. O, bu yemini
    yerine getirmeye muvaffak olamadi. Allah'in inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Neden
    buna mani olmak istiyosunuz? Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm yetmiyecek mi?
    Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin
    yapamadiklari seyleri bu kolayca yapabilecektir. Onlarin istemedikleri seyleri, bu
    isteyecek ve yapacaktir. Simdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi
    yüzülecektir."


    Dukas'in, bu ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed,
    Rumeli Hisari'nin insasina mani olmak isteyen Bizans Imparatoru'na, tarihî hadiseleri
    hatirlatmak suretiyle bu tesebbüsündeki hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun için bu
    isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid yollu bir tarzda ona bildirir.


    Rumeli Hisari'nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52 kisinda
    baslanmistir. Ilkbaharin baslangicinda Mart ayinin sonlarina dogru, Rumeli tarafina
    Anadolu Hisari'nin karsisina bol miktarda insaat malzemesi, usta, amele ve kireççi
    gelmisti. Kereste Izmit ile Karadeniz Ereglisi'nden, taslar ise Anadolu tarafindan
    getirilmisti. Çalismak üzere külliyetli miktarda insan gelmisti. Sultan Mehmed, bu
    sirada kara yolu ile bogaza gelerek bilirkisilerle (teknik eleman, mühendis) o havaliyi
    gezdi. Denizin akintisi hakkinda malumat aldi. Iki sahil arasindaki mesafeyi ölçtürdü.
    Kalenin yapilacagi sahayi kendisi tayin ile hududunu tesbit ettirdi. Bundan sonra bir
    rivayete öre önce kiyida, hisarin güney-dogu kösesindeki kule insa edilerek malzeme ve
    çalismalarin selameti emniyete alinmistir.


    Fâtih Sultan Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça
    "Muhammed" kelimesi seklinde olmasini istediginden planini da ona göre
    tasarlamisti. Buna göre her "Mim" (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasini
    arzuluyordu. Kulelerden ikisi, birbirinin yaninda ve burunun eteginde idi. Üçüncüsü
    denize daha yakindi. "H" ve "D" harflerinin bulunduklari yerlerde
    istihkamlar yapildi. Pâdisah, bunlarin yapilmasina özen gösteriyor ve bizzat nezâret
    ediyordu. Gerçekten üç köseli olarak düsünülen hisarin projesi, bizzat Sultan
    Mehmed tarafindan tasarlanmisti. Eski an'aneye uyularak, hisarin yapilmasinda devletin
    ileri gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin, masraflara katildiklari görülür. Bu
    insanlarin, kule ve surlarin bir kisminin yapilmasina nezâret ettikleri anlasilmaktadir.
    Nitekim hükümdar, kale insasini üç vezir arasinda taksim eder. Üç kösenin doguda,
    yani deniz sahilinde olan bir kösesine akropol olarak gayet metin bir burç yaptirma
    vazifesini Halil Pasa'ya verdi. Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük bir
    burç yapilmasini Zaganos Pasa'ya, ve üçüncü köseye, yani kuzeye düsen tarafa
    yapilacak burcu da Saruca Pasa'ya verdi. Vezir Sehabeddin Pasa da bütün insaata nezâret
    etti.


    Kaynaklar, Rumeli Hisari'nin, bizzat Sultan Mehmed'in
    idaresinde 1000 kadar usta ve onun iki misli isçi çalistirilarak dört ay gibi çok kisa
    bir zamanda (Hammer'e göre üç aydan daha az) tamamlandigini belirtmektedirler. Bununla
    birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda çalisanlarin sayisinin, yukarida
    verilenden daha fazla olduguna isaret edilmektedir. Zira Dukas, "insaati arsin
    üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kisi kadardi. Her ustanin yanina iki yardimci
    koydu. Kale duvarinin iç ve dis taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci ustalar
    çalistirdi." demektedir. Buna göre 21 Mart 1452'de insaatina baslanan Bogazkesen
    (Rumeli) Hisari, bes-alti bin kisinin çalismasi sonucunda Temmuz ayinin sonlarinda
    tamamlandi.






    Fatih zamaninda Osmanli
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:02 pm

    Rumeli Hisari'nin askerî önemi üzerinde duran ve bu konuda
    epey bilgi veren Hüseyin Dagtekin, adi geçen hisarin, insa edildigi yerin aslinda
    insaata müsait olmadigini, buna ragmen Osmanli hükümdarinin, günümüz askerî
    tekniklerine uygun bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa ettirdigini söyle
    anlatir:


    "Gerçekten, Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i
    müsait arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiç bir sey kaybetmeden, bir benzerine güç
    tesadüf eildebilecek kadar büyük bir maharet gösterilerek, insa edildigi yere ve
    çevreye intibak ettirilmek suretiyle vücuda getirilmis tipik bir tahkimat örnegi teskil
    ettigi görülür. Bundan baska, yeni hisarin en mühim bahsi olan bu konuyu islerken
    kalenin, görülen arazi üzerine yerlestirilmesinde hakim olan askerî görüsün,
    günümüzün tabiye esaslari hakkindaki görüsleri kadar ileri oldugunu müsahede
    ettigimizden, besyüz yil önce insa edilmis oldugu halde, modern bilgilerin verdigi
    görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike olmadigini sözlerimize ilave
    edebiliriz."


    Ilk dönem, Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi
    olan bu hisara yerlestirilen silah ve diger mühimmattan bahsetmeden, sadece bu dönemdeki
    askerî mimarînin ne denli saglam olduguna bir iki örnekle isaret etmek isteriz.
    Bilindigi gibi, Istanbul'un fethinden önce Yildirim Bâyezid tarafindan, Bogaziçi'nde
    yaptirilan Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed tarafindan yaptirilan Rumeli Hisari
    surlari ve Istanbul'un alinmasindan sonra Theodosius surlarinin stratejik bir noktasinda
    yapilan Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem mevkileri hakkinda bize bir fikir
    vermektedir.


    Hisarin insaati esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir
    saldiriya ugramamak için, Gelibolu tersanesindeki donanmadan otuz kadar harp ve bir hayli
    nakliye gemisi bogaza getirilmisti. Bu yeni kaleye top ve topçular kondu. Böylece karsi
    karsiya bulunan iki hisar sayesinde, bogaz geçisleri kontrol altina alinmis oldu. Hisarin
    komutanligina Firuz Aga'yi tayin eden hükümdar, onun maiyetine dört yüz yeniçeri
    askeri ile silah ve cephane verdi. Bundan sonra, Edirne'ye gitmek üzere olan hükümdar,
    iki gün Istanbul surlarini ve hendeklerini tedkik ettikten sonra buradan ayrilip, Eylül
    ayinin ilk günü Edirne'ye döner.



    ISTANBUL FETHININ HAZIRLIKLARI

    Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)'nin
    tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte Istanbul surlarina iyice yaklasarak sehri
    yakindan görebilmisti. O, hem arazi hem de surlarla ilgili tedkikler yaptiktan sonra 1
    Eylül günü Edirne'ye dönmüstü. Onun buradaki en önemli düsüncesiIstanbul'u
    almakti. Nitekim Dukas, genç hükümdarin Istanbul'u almak için ne denli kararli
    oldugunu verdigi su bilgi ile ortaya koymaktadir:


    "Harman vakti geçti, sonbahar baslamak üzere idi.
    Sultan Mehmed, Edirne'deki sarayinda vakit geçiriyor, fakat gözüne uyku girmiyordu.
    Gece gündüz Istanbul'u nasil alabilecegini ve nasil bu sehrin sahibi olabilecegini
    düsünüyordu."


    Iç dünyasinda, Kostantiniyye'nin fethi mevzuunda kendisini,
    uzun asirlarin gönlünden ve dilinden yuvarlanagelen bir manevî müjdenin son ve gerçek
    temsilcisi olarak gören hükümdar, zihnî ve ruhî imkanlarini bütün hizi ve
    bereketiyle hep bu nokta üzerinde toplamisti. Bununla beraber çevresini teskil eden
    devlet adamlarinin mühim bir kismi, hakli veya haksiz endiselerle onu böyle bir maceraya
    atilmakta desteklemiyorlardi. Hatta daha da ileri giderek, tecrübelerinden,
    bilgilerinden, hamiyetlerinden ve korkularindan söz açarak önüne yiginlarca engeller
    çikariyorlardi. Böylece, onun kararini tasvib etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O devri
    yasamis bir tarihçi olarak Tursun Bey, bu mücadeleleri özetle söyle anlatir: "Her
    çend erkân-i devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü kinaye birle, ânun metânet ü
    menâatini, ve mülûk-i mâzinin fethü kasdinda hazayn (hazineler) harc idüp, cem'-i
    asakir eyleyüb çare bulmadiklarin sem'-i serifine ilka ederler idi. Ve âna taarruzdan
    ziyade fitneye sebep olmak tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi." Fakat
    pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi." Öyle anlasiliyor ki Pâdisah, zaman zaman,
    Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin, Rumlari himaye etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa
    bile pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de görmüstü. Bu sebeple, devlet
    erkâni ile ulema ve komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari bir toplantiya
    çagirdi. Herhalde bu toplantinin mahiyetini kimse bilmiyordu. Zira toplantiya gelenler
    agirlanmis, yedirilip içirildikten sonra dualar edilmis ve bundan sonra da vezirler
    tarafindan devlet isleri ile ilgili olarak hükümdara bilgi verilmisti. Iste bundan
    sonradir ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere "müddet-i medid ve ahd-i baiddir
    ki, âyine-i zamir-i münirimde bir suret mürtesem olmustur. Âni sizinle müsavere
    muraddir" diyerek söze baslar. "Insanlar, fikir, anlayis ve zeka bakimindan ne
    kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu meziyetler, kendilerini baskalari ile müsavere
    etmekten alikoymamali." düsüncesine sahip olan hükümdar, Hz. Peygamberin dahi
    bundan müstagni kalmadigini ve böyle yapilmasini tavsiye ettigini*,
    bu tavsiyesinde de onun, Kur'an-i Kerim'in âyetini**
    gözönünde bulundurdugunu söyleyerek, ortaya atacagi konu üzerinde herkesin fikrini
    açikça belirtmesini istemisti. Meclistekiler, pâdisahin düsüncesi yaninda
    kendilerininkinin bir sey ifade etmeyecegini, fakat pâdisahin emirlerini yerine getirmis
    olmak için düsünebildiklerini arzedeceklerini söyleyince pâdisah tekrar söze
    baslayarak: "... Dünya devleti müebbed olmaz ve cihan-i fânide kimesne baki ve
    muhalled kalmaz" der. Bundan sonra yaratilistaki gayenin, Allah Teâlâ'yi bilip onun
    birligini kabul etmek ve yasandigi müddetçe onun "dergâhina takarrub" etmeye
    gayret etmek oldugunu, bu vesile ile en iyi ve faziletli insanin, küfür ve dalalet
    içinde bulunanlara karsi cani ve mali ile cihad eden insan oldugunu hadislerle belirtir.
    Bundan sonra Sultan Mehmed, "Belde-i tayyibe-i Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir
    kûse ve süreyya nâk bostanindan bir kemterin kûse, ismi ve resmi ile illerde meshur ve
    dillerde mezkûr ve kütüb-i tevârihte mesturdur. Ne vechi vardir ki, ânun gibi
    menzil-i serif ve makam-i latif benim vast-i memleketimde ve arsa-i vilayetimde olup dahi
    eyyam-i devletimde küfr ocagi ve bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil niyetim ve
    himmetim ânun üzerine mukarrer ve musammam olmustur." der. Günümüzün
    Türkçesiyle söylemek gerekirse o söyle diyordu: Irem baginin kendinden bir köse
    oldugu Kostantiniyye, adi ve sani ile dillerde söylenmis, illerde ünü taninmis ve tarih
    kitaplarinda yazilmistir. Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin ortasinda ve
    idarem arasinda olup ta saltanatim günlerinde küfür ocagi, taskinlar yatagi ve âsiler
    duragi olsun. Kisacasi Bizans'in üzerine gitmeye niyetliyim. Umarim ki, tedbirimiz
    Allah'in takdirine uygun düser. Bu arada devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten,
    Istanbul'un, ülkesinin ortasinda bir küfür beldesi olarak kalisindan, Bizans'in
    tezvirat ve çevirdigi entrikalardan bahseden pâdisah, sözlerine söyle devam eder:
    "Kendimizi ecdadimiza layik olmayan halefler olarak göstermeyelim, aksine, onlarin
    en has nesli oldugumuzu, onlarin kahramanlik ve meziyetlerinin benzerini
    gösterebilecegimizi ortaya koyalim. Zira onlar, nice tehlike ve sikintilarla kisa bir
    zaman içinde Asya ve Avrupa'daki bütün bu yerleri ele geçirip oralarin hakimi oldular.
    Nice büyük sehir ve kaleleri fethe kadir oldular. dedikten sonra Bizans isini
    halletmeden hiç bir mühim tesebbüse girismeyecegini, bundan dolayi devlet erkâninin bu
    husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini belirtir. Bunun üzerine meclis, isi
    müzakereye baslar. Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin fikrine uyar, bir kismi da
    muhalif kalir. Muhaliflere göre Istanbul, alinmasi güç bir sehirdi. Çünkü içinde
    bol nüfusu ve etrafinda çok kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle müdafaa
    edilecegine göre, alinamama ihtimali de vardi. Böyle bir durumda, devletin prestiji
    azalacakti. Onun için böyle bir tesebbüse girismemek icab ederdi. Gerçi hükümdar,
    Bizans'in bol malzemeye ve külliyetli miktarda silaha sahip oldugunu biliyordu. Fakat
    meseleyi isten anlayan kimselerle müsavere etmis ve buranin "akl ü tedbir"le
    alinabilecegi sonucuna varmisti. Nisanci Mehmed Pasa, gerek sehrin zaptinin zorlugu,
    gerekse Fâtih'in kararligi hakkinda su bilgiyi verir: "Bu sehri, Rum, Sam ve Trabzon
    denizlerinin kucakladigi iki kita sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu sehri
    gece, gündüz koruyordu. Dogru ve saglam düsünce sahibi olanlar, buranin fethine imkân
    bulunmadigina, kâfirlerin elinden alinmasinin muhal (imkânsiz) olduguna, buraya mâlik
    olmaya çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi elde etmek istemenin seytandan hayir
    ummaya benzedigine hükmediyorlardi. Lakin yüce hazrete yüksek himmet, kutlu kuvvet,
    saglam ve kötülüklerden arinmis nefs verildigi için, unsurlar kendisine pek açik
    surette boyun egiyordu. Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli altinda kalmasini iyi
    görmüyordu.*


    Tacizâde Cafer Çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki
    görüsü söyle nakleder: "Vezirlerden degisik görüsler geldi. Isabetli
    görüsleri olan zeki, akilli, cesur ve celâdet sahibi olanlar, pâdisahin bu
    düsüncesini yerinde bulup gerekenin yapilmasi için hazirliklara baslanmasini
    istiyorlardi. Bir kismi ise surlarin saglamligi, giris ve çikis noktalarinin zorlugunu
    ileri sürerek Istanbul fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza onlar, buranin
    zaptini, gök kubbenin fethine denk sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha uygun
    olacagini söylediler. Bu fikirler karsisinda genç sultan:


    "Allah'in takdiri olunca, alisilagelmis nice
    imkânsizliklar, kolaylasir. Bütün kâinat onun aksine çalissa da fayda vermez. Bunun
    aksine basit ve elde edilmesi kolay bir isi de, sayet Allah dilemez ise, cümle âlem onu
    yapmaya yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim ne mal ve mülk bolluguna, ne
    ordu ve kahramanlarin çokluguna, ne de savas âlet ve vasitalarinin fazlaliginadir.
    Aksine, sadece Hakk'in lütuf ve yardiminadir. Esas gayem de, Islâm'in yüce
    prensiplerini ortaya koymaktir. Eger o kalenin benim tarafimdan fethi takdir buyurulmus
    ise, kale burçlari tas ve topraktan degil, saf demirden de olsa öfke ve kahr atesi ile
    onu eritip mum gibi yumusatirim" der.


    Muhalif grup, Çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu.
    Pâdisahin, bu muhalefetten fena halde cani sikilmis olmalidir ki "eger o kal'anin
    benim elimde feth olmasi mukadder olmus ola, burç ve barulari tas ve topraktan degil de
    demirden olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum gibi eritip yumusak eylerim."
    diyecektir. Hükümdarin yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde kendisini destekliyor,
    hamleci kararlarina, emekleri, hevesleri ve heyecanlari ile yardim ediyorlardi. Meclis
    disinda, bu ikinci grubun fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin geliyordu. O, bir
    taraftan genç hükümdarin ruh yapisinda bir cihad açarak onu kendi kendisinin emîri
    kilip kütle emrine kostuktan sonra, bu orta malini "fi-sebilillah" cihada
    tesvik etmesi pek tabii idi.


    Meclisten, Istanbul'un feth edilmesine dair karar çiktiktan
    sonra, beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile subasilarina ve askerlikle ilgili olanlarin
    tamamina "ahkâm-i serife" yazilarak bahara kadar hazirlanmalari ve savasa
    katilmak üzere toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile Anadolu'daki Osmanli sehir
    ve kasabalarinda geceli gündüzlü çalismalara baslandi. Fakat Gelibolu ile Edirne'deki
    faaliyet hepsinden daha fazla idi. Gelibolu'da tezgahlara yeni yeni gemiler konuyordu. Bu
    arada bakir kapli (zirhli) gemilerin de yapilmasina itina gösteriliyordu. Kritovulos,
    genç hükümdarin bu neviden faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor: "Bir
    taraftan yeni gemilerin insasi, öbür taraftan da, zaman asimi yüzünden tamire muhtaç
    olanlari da tamir ettiriyordu. Bu gemilerin bir kismi zirhli olarak yapilmisti. Otuz ve
    elli çift kürekle sür'atli bir sekilde hareket eden hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek
    yeni gemi insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir masraftan kaçinmamisti. Bundan baska
    o, ülkesinin kiyilarinda bulunan gemileri toplayip onlara komutan, dümenci ve diger
    görevlileri yerlestirdi. Gerek savas, gerekse kusatma için kara ordusundan çok, deniz
    kuvvetlerine önem verdiginden bu ordunun daha iyi ve itinali seçilmesine gayret etti.
    Komutasi Gelibolu valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey'e verilmis olan bu donanma, 1453
    baharinda Gelibolu'dan Istanbul'a dogru hareket etti."
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:02 pm

    Donanmadaki bu gemilerin sayisinda farkli rakamlar verilmekle
    birlikte genellikle su rakamlar üzerinde durulmaktadir: Donanma, Gelibolu'dan hareket
    ettigi aman 147 harp gemisinden mürekkepti. Bunlarin 12'si çektirme, 80 tanesi çifte
    güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük çaptaki gemilerdi. Bu gemilerin içinde
    kürekçilerden baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.


    Edirne'ye gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin
    kendisi mesgul oluyor, geceli gündüzlü durmadan çalisiyordu. Uyku zamanlarinda bile
    fethi düsünen padisah, çok defa yataginin içinde rahatsiz bir gece geçiriyordu.
    Dukas, onun bu andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize nakleder:


    "Mehmed, gece gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik
    bulundugu zamanlarda, ister sarayinda bulunsun, ister sarayin haricinde olsun, ne sekilde
    harb ederse ve ne gibi vasitalari kullanirsa Istanbul'u zapta muvaffak olacagini
    düsünüp zihnini yoruyordu. Çok defalar aksam olunca, ata binerek yalniz basina, bazan
    yanina iki kisi alarak,bazan yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün Edirne'yi
    dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri bizzat dinliyordu."


    Iste yine böyle uykusuz geçirdigi gecelerin birinde
    Çandarli'yi huzuruna getirterek, altin ve gümüse aldanmamasini kendisine ihtar ettikten
    sonra, muharebenin yakinda baslayacagini, Allah'in inayeti ve Peygamberin imdadi ile
    Istanbul'u alacagini, bu iste kendisine yardim etmesini söyledi.


    Bu gece sohbeti ve olaylari ile ilgili olarak Bizansli
    tarihçi Dukas, çok mühim bilgiler vermektedir. Ona göre:


    "Bir aksam, gece yarisindan sonra, saray bekçilerinden
    birkaç tanesini göndererek Halil Pasa (Çandarli)'yi saraya getirtti. Bu bekçiler,
    pasanin konagina giderek, pâdisahin iradesini, pasanin harem agalarina bildirdiler.
    Bunlar da pasanin yatak odasina giderek, pâdisahin kendisini davet ettigini söylediler.
    Halil Pasa bayilacak derecede korktu. Karisi ile çocuklarini öptükten sonra çikti.
    Beraberinde altinlar ile dolu bir de altin tepsi aldi. Daha önce de belirttigimiz gibi
    pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil Pasa, pâdisahin yatak odasina girdigi vakit,
    pâdisahi oturmus ve elbisesini giyinmis bir vaziyette gördü. Hemen etek öperek altin
    tepsiyi önüne koydu. Pâdisah altinlari görünce, "Lala, bunlar nedir?" diye
    sordu. O da cevaben dedik ki, "Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah
    fevkalade bir saatte huzuruna davet ettigi vakit, elleri bos girmek âdet degildir. Ben
    ise, huzurunuza çikmak için getirdigim bu altinlar benim degildir. Sana ait olan
    altinlari sana takdim ediyorum". Pâdisah da cevap olarak dedi ki, "Senin
    altinlarina ihtiyacim yoktur. Hatta sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim. Senden
    yalniz bir sey istiyorum. Bana Istanbul'u ver." Halil Pasa, pâdisahin bu son sözü
    ve talebi üzerine titredi. Zira öteden beri Bizanslilarin hukukunu müdafaa ediyordu.
    Onlarin sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar da, pasanin bu sag elini hediyelerle
    doldururlardi. Türkler pasaya "kâfir ortagi" adini taktilar ve herkes ona
    "dinsizlerin ortagi ve yardimcisi" diyordu.


    Halil, pâdisahin son talebine karsi dedi ki:
    "Sevketmeâb! Bizans Imparatorlugu'nun büyük bir kismina seni sahip etmis olan
    Cenab-i Hak, Istanbul'u da sana ihsan edecektir. Ben eminim ki, senin elinden
    kurtulmayacaktir. Allah'in inayeti ile ben ve bütün kullarin, büyük iste muvaffak
    olmak ugrunda birbirimiz ile yarisarak mallarimizi, canlarimizi feda edecegiz ve
    kanlarimizi dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol." Halil Pasa'nin bu
    sözleri, bu korkunç ejderi biraz teskin etmisti. Halil'e dedi ki: "Yatagimin bu bas
    yastigini görüyor musun? Bu yastagi bütün gece yatagimin bir ucundan öbür ucuna ve
    diger uctan öteki uca nakletmekle mesgul oldum. Yataga yatiyor ve kalkiyordum, gözüme
    uyku girmiyordu. Altin veya gümüs paralar seni aldatarak, intac etmek istedigim büyük
    isi geri birakmaya sevk etmesin! Bizanslilarla yakinda ciddi bir sekilde harp yapacagiz,
    Allah'in yardimi ve Peygamberin imdadi ile Istanbul'u alacagiz". Mehmed, bunlari ve
    buna benzer baska oksayici sözleri söyledi. Halbuki pâdisahin bu oksayici sözleri
    arasinda kalbi burkan, kani kurutan ve isiran ihtarlar da vardi. Bu ihtarlardan sonra
    pâdisah, Halil Pasa'ya ruhsat verdi ve "sulh ve müsâlemetle" git dedi.


    Mehmed o gecelerde, sabahlara kadar Istanbul'un fethi isi ile
    mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile mürekkep alarak ve sehrin etrafindaki
    mevkilerin seklini resm ederek, harp fennine asina olanlara toplarin ve muhasara
    aletlerinin nerelere konmasi lazim geldigini tesbit ettigi gibi, lagim açilacak yerleri
    de resim (plan) üzerinde isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve merdivenlerin surun
    hangi tarafina konmasi lazim geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu
    hazirliklarla mesgul oluyor, sabahlari, gece verilen kararlarin akillica ve düsmana karsi
    hilekârane tatbik ve icrasini emrediyordu."


    Edirne'de bulunan Fâtih Sultan Mehmed'in, yakindan
    ilgilendigi baska bir konu daha vardi. Bu da ordusunu toplarla techiz etme isi idi.
    Tarihte bir topçu parkina sahib olan ilk hükümdarin Fâtih oldugu belirtilmektedir.
    Surasi bir gerçektir ki, Istanbul'un fethinde en önemli rolü oynayan vâsitalardan biri
    toptur. Gerçi topun bir harp silahi olarak kullanilmasi Istanbul'un kusatilmasi ile
    birlikte baslamis degildir. Fakat o tarihe kadar toplar, çaplari ve sayilari itibariyle
    fazla bir sey ifade etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin tahrib gücünün
    büyüklügüne inandigi içindir ki, o tarihe kadar görülmeyen sayi ve çapta top
    yapilmasina önem verdi. Büyük çapta toplarin yapilma isini Orban (Urban) adindaki
    Macarla Türk mimarlarindan Müslihiddin ve mühendis Sarica üzerlerine aldilar. Saruca
    büyük bir top dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok büyük çapta bir top
    yapabilecegini, fakat gülle yapmasini bilmedigi için bu ise karismayacagini söyledi.
    Bunun üzerine pâdisah, mermi isini bizzat üzerine aldi. Kaynaklar, genç hükümdar ile
    Orban arasinda geçen muhavereyi su sekilde verirler: Orban: "Büyük toplarinizi
    dökebilirim, ama mermi ve ince hesaplardan anlamam" deyince hükümdar "Benim
    senden istedigim sadece topu iyi dökmenden ibarettir. Kalani ben düsünürüm"
    demisti.


    Ikinci Mehmed, Istanbul muhasarasinda çok büyük rol
    oynayacak olan bu essiz toplarin en ince teferruatina kadar bütün hesap ve planlarini
    kendisi yaptigi gibi, resimlerini de bizzat çizmisti. Kendi nezâreti altinda
    döktürmüs oldugu toplardan biri çok büyüktü. Büyük emek ve masraflarla yapilan bu
    toplara "sahî" denmisti. Bu toplarla atilan gülleler, Kara Deniz sahillerinden
    getirilen kara bir tastan veyahut yuvarlak hale getirilen mermerlerden yapiliyordu. Dukas,
    büyük topun Edirne'deki ilk deneme atisindan, uzun uzadiya bahseder. Bu topun,
    Edirne'den Istanbul'a kadar getirilebilmesi için iki ay kadar bir zamana ihtiyaç hasil
    olmustu. Top, otuz araba ve altmis manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda, ikiser
    yüz adam bulundugundan yolda kaymamasi saglaniyordu. Yollarin kötü yerlerine tahta
    dösemek ve köprü yapmak üzere ayrica elli usta ile ikiyüz amele önden gidiyordu.
    Istanbul'u kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda üç büyük top ile ondört
    batarya top vardi. Subat baslarinda Edirne'de baslayan sevkiyat, Mart sonlarina dogru,
    Istanbul'dan bes mil kadar uzakta bulunan bir yere gelmis oldu.


    Anadolu ve Rumeli'de beylerbeyiler ile sancakbeyleri gerekli
    miktarda askeri topluyor, techiz ediyor ve belirlenen zamanlarda yerlerinde bulunmalarini
    saglamak için çalisiyorlardi. Anadolu askerleri, Bogazin dogu sahilindeki Beykoz
    kasabasinin üstündeki ormanliklarda toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek
    üzere Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe'de dalyanlari bulunan Rallis Petropulos adindaki
    Rum'a emir verdi. Petropulos bu emri, iki gemisiyle askerleri ve mühimmati karsiya
    geçirmek suretiyle yerine getirdi.


    Genç hükümdar, kusatma boyunca Istanbul'a yapilabilecek
    bütün yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor ve her tedbire basvuruyordu.
    Bu maksatla o, Turhan Bey ile ogullari Ahmed ve Ömer Beyleri Mora topraklarina akina
    memur etti. Çünkü Mora'da, Bizans Imparatoru'nun kardesleri Dimitrios ile Thomas
    hüküm sürmekte idiler. Fâtih, Imparator Constantinos'un, bunlardan yardim istedigini
    ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan Bey, 1 Ekim'de sefere çikmisti. Osmanli hücumlari,
    Despotlarin kuvvetlerini yok ederek onlara göz açtirmadigi gibi Bizans tarafindan
    beklenen yardimin gelmesine de engel olmuslardi. Bu arada Subat 1453'te hükümdarin emri
    ile Dayi Karaca Bey, Istanbul civarindaki Rum kasabalarini teker teker ele geçirdi. Bu
    kasabalar, Karadeniz sahilindeki Misivri, Ahyolu, Vize ile Ayios Stefanos idi. Bigados da
    kendiliginden teslim oldu.


    Hükümdar, savasla ilgili bütün tedbirleri aldiktan ve
    bütün hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart 1453 (12 Rebiulevvel 857) günü
    Edirne'den hareket eder. Kesan mevkiinde mola veren hükümdar, Çanakkale Bogazi'ndan
    geçecek olan Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler. Kesan'da kendisine iltihak eden bu
    orduyu alan pâdisah, yoluna devam ederek 1453 Nisan'inin besinde Istanbul surlari önüne
    gelir. Ertesi gün, yani 6 Nisan (26 Rebiülevvel) Cuma günü de sehri kusatma altina
    alir. Bizans tarihçisi Dukas ve ondan naklen Hammer, Fatih'in gelisini ve otagini
    kurusunu söyle anlatirlar: "Paskalyayi takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed,
    sehir önünde görünerek (Egrikapi) karsisina gelen tepenin arkasinda çadirini kurdu.
    Ordusunun meydana getirdigi çizgi, sarayin Tahta kapisindan Yaldizli kapiya kadar
    uzaniyordu. Yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)'ye kadar cenup tarafta bulunan
    baglara ve ovalara yaymis idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia (Karaca Bey)
    tarafindan tahrib olunmuslardi. Nisanin 6. Cuma günü, sehir muhasara edildi. Büyük
    top, imparatorun yeniden tahkim ettirmis oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne konmustu.
    Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne
    tasitti. Bundan dolayi bu kapi "Topkapi" adini almistir."


    Takriben iki ay sonra "Fâtih" diye anilacak olan
    Mehmed'in ordulari, Istanbul surlari önünde göründükleri zaman, Katolik Hiristiyan
    dünyasi, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birlesmesi gerektigini, bu birlesme için,
    bundan daha iyi bir zamanin olamayacagini düsünüyor ve ancak bu sayede Bizans'a yardim
    yapilabilecegine inaniyordu. Bu yardimla o, Ortodoks Kilesisi'ni asimile edip tamamen
    ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Dönemin Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile,
    Islâm'dan alinan ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî müsamahasi (hosgörü)ni
    karsilastirma bakimindan bu mevzuda kisaca ve özet olarak bilgi vermek istiyoruz.
    Böylece, Ortodoks Mezhebi'ndeki Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik durumu anlama
    imkânini da bulmus olacagiz. Bu karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan yapmakla
    meseleye daha rahat bir açiklama getirmis olacagiz.


    "Mehmed'in askerleri tahribat için Istanbul kapilarina
    dayanirken, sehir halki Rum ve Latin kiliselerinin birlesmelerini saglamak veya engellemek
    için birbirleri ile budalaca çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12 Araliginda,
    Ayasofya'da iki firka (mezheb) arasinda seklî bir uzlasma saglanmistir. Fakat bu uzlasma,
    Avrupa'nin büyük devletlerini, kendi sonuçlari ile ilgilendirip bu yoldan biraz yardim
    saglamak ümidi ile yapilmisti. Sizmatizm atesi henüz sönmemis oldugundan, her gün bir
    takim çirkin çekismeler görülüyordu. Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu.
    Bir grup papaz ve ileri gelenler, imparator ile birlikte Katolik âyininde hazir
    bulunurlar iken, baska kesisler ile halkin bir kismi manastirlardan çikmiyorlardi."
    Hammer, bu konuda daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin nasil birbirleri ile
    çatistiklarini anlatir. Fakat biz, dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas'in verdigi
    bilgiyi de vermek suretiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birbirlerine karsi olan bu
    hasmâne tavirlarini ortaya koymaya çalisacagiz.


    "Gennadios, her gün birlesme taraftarlari aleyhine va'z
    etmekten ve yazilar yazmaktan geri kalmiyordu. Saint Thomas Akinu'nun sahsi ve eserleri
    aleyhine yeni mütalaalar ve itirazlar tertip ediyordu. Bir de Dimitri Kidoni aleyhinde
    bulunuyor ve bunlarin rafizî olduklarini isbat ediyordu. Senatodan bas amiral büyük
    duka (Lukas Notaras), Genadios ile ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi yapiyordu.
    Istanbul aleyhine toplanmis olan sayisiz Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük
    duka, Latinler aleyhine sunlari söylemeye cesaret etti: "Istanbul'un içinde, Türk
    sarigini görmek, Latin serpusunu görmekten daha iyidir."


    Görüldügü gibi Imparator, Avrupadan yardim alabilmek için
    Papa tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile birlesmeyi kabul etmis, onun gönderdigi
    Kardinal Izidor vasitasiyle Ayasofya'da âyin yapilmisti. Bu hareket, Hiristiyanligin,
    Ortodoks Mezhebi'ne bagli olan halkta, büyük bir nefret uyandirmisti. Latinlere karsi
    olan bu nefretin kökleri çok eskilere dayaniyordu. Zira 1204'teki Latin istilasinin aci
    hatiralari, halkin hafizasindan daha silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve Rumlara
    yapilan iskenceler ile onlari her türlü haktan mahrum edisleri, henüz unutulmamisti. Bu
    istila esnasinda Istanbul'daki âbidelerin çogu tahrib edilmis, mezarlar soyulmus,
    birçok eser mahvolmus ve Türk fethine kadar bu facianin izi silinememisti. Türkler,
    Istanbul'a girdiklerinde bir kismi çok harab 50'ye yakin kilise, bazi resmî binalar,
    yikilmis müesseseler, bozuk yollar ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu sekildeki
    tahribata karsilik, Müslüman Türk'ün müsamahasi biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin
    vicdan hürriyetine, din ve mezheb serbestisine verdikleri mukaddes mânâ farkediliyordu.
    Rumlar, her mezhepteki hiristiyanlarin, mal, can ve din hürriyetine sahip olarak Osmanli
    ülkesindeki rahat hayatlarini gipta ile karisik bir hayranlikla müsahede ediyorlardi.
    Bu, Müslüman ve büyük devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina) verdigi büyük
    rahatlik ve kazanç imkanlari da bunlara ilave edilince, bazi Bizanslilarca Osmanli
    idaresi bir nimet ve kurtulus olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu olarak,
    imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet adami olan Grandük Notaras:
    "Konstantinipolis'te kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini görmeyi tercih
    ederim" diyordu. Makamindan uzaklastirilan eski patrik Gennadios (fetihten sonra
    Fâtih tarafindan Rum Patrikligi'ne getirilen kimse) da Ortodoksluk için en iyi tercihin
    bu olduguna inaniyordu. Zira Türk sarigi, düsmanlari olan milletler tarafindan dahi
    hakkin, dogrulugun, adaletin, din ve vicdan serbestisinin isareti olarak görülüyordu.
    Tazim ve tekrim ediliyor, onun hakim oldugu idare araniyordu. Hatta bir rahibe bütün
    hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb degistirmeyi red ederek tamamen Islâmî
    olan kiyafeti kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik ettigini haykirmisti.
    Çünkü, Sultan Mehmed'in temsil ettigi idare, insan tabiat ve yaratilisina son derece
    uygun idi. Devrinde hayal edilen ve arzu edilen esaslara dayanmis bulunuyordu. Bu, onun
    Islâm mümessilligini ne kadar azametle temsil ettigini gösterir.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:03 pm

    KUSATMA VE ISTANBULUN FETHI

    Bilindigi bi Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan
    Müslümanlarcaek olarak kabul edilmektedir. Iste böyle bir günde Edirne'den baslayan
    hareket, 6 Nisan (26 Rebiülevvel) gününe tesadüf eden baska bir Cuma günü, genç
    hükümdarin, ordusu ile birlikte edâ ettigi (kildigi) Cuma Namazi'ni müteakip baslayan
    kusatma ile ilgili yerli ve yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir. Birbirlerini
    tamamlar mahiyette olan bu bilgileri kisaca ve ana hatlari ile vermek gerekiyor. Zira
    tafsilatina girdigimiz zaman sadece bu kusatmanin, hacimli bir eseri dolduracak kadar
    genis olacagi görülecektir. Bu sebeple biz, konunun detaylarina girmeden vermek ve
    kaynaklarina dipnotta isaret etmekle yetinmek istiyoruz.


    Cuma namazindan sonra muhasara hareketine baslanilmasini
    emreden genç hükümdar, maddî kuvvet kadar mânevî kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu
    sebeple sultanin etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin talebelerinden meydana gelen bir
    halka bulunuyordu. Bunlar, asker arasinda gazâ ve cihadin faziletinden bahsederek onlari
    "Feth-i Mübin"e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da yetinmeyerek "Feth-i
    Mübin"in muhakkak oldugunu, Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan
    gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi. Âlimler, seyhler ve seyyidlerden
    meydana gelen halkadan bahseden Hoca Sa'duddin Efendi bu konuda su bilgileri vermektedir:


    "Ulema, mesayih ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol
    gazi hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde etmekle yüceldiler. Onun otagi
    yaninda yürüyüp dua etmekten bir an dahi geri kalmadilar. Sultan-i âlisan (sani yüce
    sultan)la at basi giderek onun * âyet-i kerimesinde
    belirtildigi gibi "onun verdigi nimetlere sükr ederler" derecelerine dogru
    yöneldiler. Her an, fetih ve zaferin nasib olmasi duasina, emel ve dileklerinin
    gerçeklesmesi için yakarista bulundular. Gerçekten de rehberi zafer olan bu seferde,
    temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari ise askerin öncüsü olarak ilerlemekte idi. Ama o
    tarihlerde hayatta olan ve gizli sirlari bilenlerden ve kerametleri zahir olan Aksemseddin
    Hazretleri ile Akbiyik Dede, Islâm askerlerine yüz akligi olmak için duaya devam ediyor
    ve hükümdarin emri geregince otag yaninda yürüyorlardi. Böylece onlar da, dilekleri
    gerçeklestiren Allah'in yardimlarini taleb için ayni yola düstüler."


    Bizans surlari önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler
    sagli sollu ayrilmis, arka ve yanlara süvariler konmustu. Üç adet büyük hücum
    firkasi teskil edilmis ve 14 bataryalik bir topçu parki kurulmustu. Kisa bir zaman
    içinde muhasara için mevki alan ordu, hazirliklarini yürütürken Sultan, Bizans
    Imparatoru'na, Mehmed Pasa'yi, baska bir rivayette de Isfendiyar oglu Ismail Bey'i elçi
    olarak gönderip, sayet teslim olurlarsa, halkin mal ve canlarinin güvenlikte
    bulunacagini, isteyenlerin bütün esyasiyla birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte
    serbest olacaklarini, aksi takdirde harp hukukunun gerektirdigi seylerin yapilacagini
    bildirdi. Bu teklifin reddedilmesi üzerine, kusatma hareketine hiz verildi. Sahî denilen
    büyük top, günümüzde Topkapi denilen yerde mevzilendirildi. 12 Nisan'da safakla
    birlikte topçu bataryalari atese baslayarak, surlar bombardimana tutuldu. Bu
    bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi, nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir
    üçgen dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine, ortasina yapilan top darbeleriyle
    büyük gedikler açildigi rivayet edilir. Bu sekildeki bir bombardiman, Türk topçusunun
    harp teknigindeki maharetlerini göstermektedir. Schlumberger, bu konuda asagidaki
    ifadeleri kullanarak Osmanli topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:


    "Yine Nisan'in on ikinci günü büyük bombardimanin
    basladigi gündü. Bu elem verici tarihten itibaren muhasaranin son buldugu 29 Mayis
    tarihine kadar yedi hafta boyunca o korkunç toplar, günün her saatinde sasmaz bir
    intizam dahilinde dehset saçan bir gürültü ile agir mermer güllelerini Bizans
    surlarina firlatmaktan bir an dahi geri kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla
    isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini isiten hurafe perest (hurafelere inanan)
    halkin, duçar oldugu canhiras feryad ve dehset, tasavvur edilsin. Tesirin tahribkarligi
    derhal görüldü. Asirlar oyunca nice güçlü milletlerin hücumlarina dayanmis olan bu
    asirlik duvarlarda, derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu gülleler, kesif bir toz ve
    duman bulutu içinde müthis bir gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini
    yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi. Kusatilmis olanlar, çok kisa bir mesafeden
    yapilan bu ilk top atesini müteakip, bin seneden beri bu sevgili beldenin maglup edilemez
    bir tanriçasi makaminda tuttuklari ve varligiyla magrur olduklari bu köhne surun
    kendilerini korumaya yetmeyecegini anladiklari zaman, tarifi imkansiz bir ye's ve kedere
    kapildilar."


    Mutlak surette galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini
    tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük kalesini yikmak için yaptirdigi müthis
    toplari ile Istanbul surlari önüne gelip muhasaraya baslar. 6 Nisan - 29 Mayis arasinda
    54 gün süren kusatmanin tafsilatina girmek istemiyoruz. Ancak, Fâtih ünvanini alacak
    olan Sultan Mehmed, Istanbul surlari önünde, kendisini bütün mukadderatla karsi
    karsiya getiren iki çetin imtihan daha geçirmisti. Durumun nazikligini ortaya koymasi
    bakimindan kisaca bunlardan söz etmek gerekiyor.


    20 Nisan'da bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz
    gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa'nin bütün gayretlerine ragmen, Lodos rüzgari ve
    Bogaz'daki akinti sebebiyle Halic'e girmeyi basardilar. Bu basari, Bizans'ta büyük bir
    ümit ve sevinç uyandirdi. Bu gemilerin, batililar tarafindan gönderilen donanmanin
    öncüleri oldugu sayiasi yayildi. Tursun Bey'in ifadesiyle bu hadise, "ehl-i Islâm
    arasina fütur ve perisanî saldi. Amma ma'nide âyet-i kerimesinin isaretine uygun olarak
    bu hadise, alinan tedbirlerle Müslümanlarin lehine tecelli edecektir. Gerçekten,
    muhasarayi basarisizliga ugratacak büyük bir tehlike belirmisti. Ümitsizlik, bozgun
    dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan Pâdisaha sunulmus olan bir mektup, bu
    muvaffakiyetsizligin, umumî bir hayal kirikligi dogurdugunu ve zaferi süpheye
    düsürdügünü isbat etmektedir. Mektup, alinmasi gereken tedbirleri de tavsiye
    etmektedir.


    Düsman gemilerinin Halic'e girmesi üzerine, hisimla atini
    denize dogru süren ve kaftani islanincaya kadar denize girmis olan genç hükümdar, bu
    durumu hazmedemeyerek Baltaoglu'nu komutanliktan azlip, onun yerine Hamza Bey'i tayin
    eder.


    Sultan, bütün vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan
    toplar. Orada, Çandarli ile ona tabi olanlar, ortaya çikan durumdan istifade ile
    Imparator'la müzakerelere girisilmesi ve muhasaranin kaldirilmasi fikrini tekrar ortaya
    atarlar. Genç hükümdar için durumun ne kadar nazik bir hale geldigini tasavvur etmek
    mümkündür. Vaziyeti, Çandarli Halil Pasa'nin eski rakibi ve fetih fikrinin kuvvetli
    müdafii Zaganos Pasa kurtarir. Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey'le Aksemseddin'in ve
    Sultanin hocasi Ahmed Güranî (Molla Güranî)'nin yardimlari ile bu bedbin görünüsü
    yenmeye ve savasa devam azmini yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci' edici
    sözleriyle askerin cesaretini yükselttiler. Hoca Sa'duddin bu konuda sunlari söyler:
    "Ulemanin ileri gelenlerinden Seyh Ahmed Güranî, büyük seyhlerden Aksemseddin ve
    makami yüce vezirlerden Zaganos Pasa, ülkeler hakimi sultan ile ayni görüs ve fikirde
    olup, baris ve anlasma yolunu benimsememislerdi. Fetih alâmetleri belirdigi sirada isten
    el çekmek vazife anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge edinen askerlere nasihatlarda
    bulundular ve tatli bir dille "sonra Rum ülkesi size açilacaktir" hükmünde
    belirtilen gerçek vaadi hatirlatarak "büyük savas, Kostantiniyyenin fethidir"
    gerçeginden hareketle ortaya konan gayret ve ihtimami bir bir gazilere anlattilar."


    Bizans'in, Haliç tarafindan da tazyiki için limana girise
    mani olan zincirin kirilmasi denenmisse de basari saglanamamisti. Bunun üzerine ince
    donanmanin Halic'e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafindan düsünülmüstü.
    Bizans Rumlari arasinda da "Gemilerin karadan yüzdürüldügü görülünceye kadar
    Istanbul'un zaptinin kimseye müyesser olmayacagi" hususunda bir inanç ve anlayis
    bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini kirmak için bu ise tesebbüs
    edilmistir. O sirada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir kalesi vardi. Bura
    sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber geceleri de Bizanslilara yardim etmekteydiler.
    Halic'e denizden girmenin imkansizligi yüzünden 50-70 kadem uzunlugundaki 15-22 sira
    kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Halic'e geçirildi. Solakzâde bunu
    "Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri yerden Kasim Pasa deresine dogru, dag
    parçasi gibi gemilerin altina rugan (yag) ile terbiye olunmus kütükler döseyip, bir
    rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine baglayarak üzerine
    metrisler koydular" cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken Beyoglu tepelerine
    yerlestirilen bataryalarla Haliç'teki Bizans donanmasi taciz edilip hareketsiz
    birakildigi gibi surlarin etrafinda da bombardimana devam edilip, esas faaliyet, iyi bir
    sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç'te yelken açtigini gören
    Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi seyre baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi
    yürüterek denize indirme teknigi büyük bir basari idi.


    Fâtih, bununla da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük
    dehâsinin yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari döktürdü. Onlarin, balistik
    hesaplarini bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoglu sirtlarindan ve Galata
    surlarindan asirma atislarla Haliç'teki düsman gemilerini batirmaya basladi. Böylece
    yeni bir cephe açilmasi ve Bizans'in her taraftan sikistirilmasi, Imparator'u, en agir
    sartlari kabul ederek baris teklifinde bulunmaya zorladi. Fakat Fâtih, Imparator'un
    gönderdigi elçilere: "Ya ben Bizans'i alirim, ya Bizans beni" diyecek kadar,
    fetih isinde azimli oldugunu ve teslimden baska bir teklifi kabul etmeyecegini
    bildirmisti.


    Gemilerin Halic'e indirilmesinden sonra Defterdar ile
    Kumbarahane Iskelesi arasinda bin kadar duba üzerine, bes askerin yan yana yürümesine
    imkân verecek ve top geçirilebilecek sekilde muntazam, saglam dösemeli bir köprü
    kurdurdu. O dönem tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü, Rumlarin
    mâneviyatlarini yeniden ve esasli bir sekilde sarsti.


    Fâtih Sultan Mehmed'in karsilastigi ve âdeta imtihan
    edildigi buhranli ikinci hadiseye geçmeden önce, onun düsmani olan ve Fâtih'i sahsen
    taniyan Bizans imparatorluk prensi meshur tarihçi Dukas'in karadan yürütülen gemiler
    ile pâdisahin bu husustaki faaliyetleri hakkindaki düsüncelerini buraya almayi faydali
    buldugumuzu belirtmek isteriz. O, söyle diyor:


    "Pâdisah, cesurâne ve cür'etkârane bir planin tatbik
    ve icrasini düsündü. Galata'nin sark tarafinda ve Çifte sutun altindaki cihette olan
    yer ile, Galata'nin diger cihetinde ve Kosmidion denilen yerin karsisindaki Haliç sahili
    arasinda bulunan ve Galata'nin arkasinda olan ormanlik dag yolunun düzeltilmesini emr
    etti. Bu yolu, mümkün oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile gemileri denizden
    karaya çikardilar. Bu gemilerin, geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan çekerek, kara yolu
    ile,Halic'e nakl olunmalarini emr etti. Bu suretle emir icra olundu. Gemiler çekiliyordu.
    Her birinin bas tarafinda bir kaptan ve arka tarafinda bir dümenci oturuyordu. Bir digeri
    de elinde küregi tutarak, yelkeni harekete geçiriyordu; biri de davul, baska birisi de
    borazan çaliyor ve denizcilere ait sarkilar okuyordu. Muvafik rüzgarin esmekte oldugu
    sirada, ormanlari ve dereleri asarak, denize varincaya kadar karadan geçiyorlardi. Bu
    gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar arasinda iki sira kürekli kadirgalar da vardi. Geri
    kalan gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi kim gördü ve kim isitti? Keyahsar
    (Keyhüsrev) denizde köprü insa ederek, karada yürür gibi bu köprü üstünden
    karsiya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyali ve bana kalirsa neslinin en son pâdisahi olan
    Mehmed, karayi denize tahvil etti (çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine, daglarin
    tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu, Keyahsar'i da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos
    (Çanakkale Bogazi)'u geçti ve Atinalilara maglub olarak muhakkar (hakarete ugramis) bir
    halde geri döndü. Mehmed ise, karayi denizde oldugu gibi geçti ve Bizanslilari mahv
    etti. Ve hakiki altin gibi parlayan Atina'yi (burada kastedilen Istanbul'dur) yani
    dünyayi tezyin eden (süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti."


    Istanbul'un, kusatma altina girdigi günden, düsecegi
    gününe kadar Haliç'te büyük bir Venedik gemisinde bulunarak, olup bitenleri yakindan
    takib etmis olan vak'anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî mes'ale isigi altinda gemilerin,
    dag ve tepelerden geçisinin dehset saçici cereyanini, taifelerin sevk ve setaretini,
    tekbir seslerini, sevinç nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun uzun anlattiktan sonra
    "Bu gemilerin, sanki denizde imis gibi karada hareketleri hadisesini gözleriyle
    takib etmemis bir kimse için bunun, inanilmayacak kadar garip bir manzara oldugunu tekrar
    ederim. Ben bunu, Keyhüsrev'in Athos dagini yarmasinda gösterdigi cearet ve
    fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari bizzat gözlerimle gördüm. Eger bu
    harikulade olayin meydana gelmesinde hazir bulunmamis olsaydim, buna inanilmaz ve garip
    masallar gibi görünmüs olacak olan diger rivayetlere de artik inanirim" der.


    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:03 pm

    Fâtih Sultan Mehmed'in, muhasara esnasinda karsilastigi ve
    âdeta imtihan edildigi ikinci önemli hadise, Mayis sonlarina dogru kendisini
    göstermisti. Hemen hemen bütün kaynaklarin belirttigine göre o günlerde Osmanli
    ordugâhinda, Bati hükümdarlarinin birlestikleri, Hunyad'in sehri kurtarmak üzere
    kuvvetli bir ordu ile yolda oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz'a veya Sakiz
    Adasi'na ulastigi sayialari yayilip büyük bir endiseye sebep oldu. Tekrar mirildanmalar
    basladi. Basindan beri kusatmaya karsi gibi görünen Çandarli, hakli çikacak gibiydi.
    Gerçekten, Venedik, 7 Mayis'ta hazirladigi bir donanmayi G. Loredano komutasinda Ege
    sularina göndermisti. Papa da kendi hesabina bes kadirga techiz ettirip yola çikarmisti.
    Öbür tarafta Karamanoglu, Venediklilere verdigi söz üzerine Istanbul surlari önünde
    herhangi bir gevseme halinde harekete geçmeye hazir bulunuyordu. Kuvvetli bir casus
    sebekesine sahip olan Osmanli hükümdarinin, bu faaliyet ve hazirliklardan habersiz
    kalmasina imkan yoktu. Bir gecikme, sonucu çok tehlikeli ve mes'um neticeler
    dogurabilirdi. Tâcîzâde'nin ifadesiyle: "Te'hir olicak mebada derya yüzünden
    dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb târi olmaga sebep ola". Gerçekten de
    Istanbul muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir Macar heyeti, Osmanli
    karargâhina gelir. Bu heyet vâsitasiyle, Jan Hunyad'in, naiplikten çekildigi ve
    Ladislas'in kral oldugu ögreniliyordu. Bu yüzden Jan Hunyad, Sultan Mehmed'le üç
    seneyi kapsayacak sekilde yapmis oldugu mütarekenin, ahidnâmesini geri istiyordu. Zira
    idareyi genç krala devr etmekle imzalamis oldugu ahidnâmenin geçersiz oldugunu ve bu
    yüzden onu geri isteyerek ve Osmanli hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar
    heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda bulunan iki vezirle görüsür. Sefir, efendisinden
    aldigi talimat üzerine, pâdisahtan Istanbul kusatmasinin kaldirilmasini ister. Aksi
    takdirde Macarlarin, Bizans'in lehinde hareket edip onlarin yaninda yer alacaklarini
    bildirir. Macar elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir filonun da Bizans'a yardima
    gelmekte oldugunu bildirir.


    Macar elçisiyle olan görüsme, genç hükümdara bildirilir.
    Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan tehdidi ve bir Bati filosunun yardima
    gelecegi sözleri, Sultan Mehmed'i düsündürür. Bunun üzerine, 27 Mayis aksami bir
    meclis toplayarak vaziyeti görüsür. Vezir-i a'zam Halil Pasa, daha önce görmüs
    oldugu üç Haçli seferinin tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati Hiristiyanlarinin yeni
    bir Haçli seferi düzenlemelerinden korktugu için, imparatorun agir bir vergiye
    baglanarak muhasaranin kaldirilmasini teklif eder. Özellikle Hiristiyan Bati'nin
    birleserek Müslüman Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini,
    bunun da daha büyük bir felakete sebep olacagini söyler. Zira o, Yildirim Bâyezid'in
    akibetini, Izladi, Varna ve Ikinci Kosova muharebelerini hatirliyordu. Buna karsilik
    Zaganos Pasa, Istanbul'a yardim yapilamayacagini, Bati devletleri arasindaki rekabetin bu
    yardima engel olacagini, yardim yapilsa bile önemli olamayacagini söyler. Onun bu
    görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin istirak ediyorlardi. Benimsenen bu
    görüs üzerine, genel bir hücuma karar verilir.


    Gerçi, Venedik veya Papa'nin donanmasinin Sakiz'a geldigi
    haberi alinmisti. Son olarak yapilacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade
    edilmeyerek alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi dedikodulara sebep olmustu.
    Pâdisah da endiseli ve sikintili idi. Ancak Aksemseddin'in sebat ve hücum edilmesi ile
    ilgili mektubu ve manevî tebsirati havi yazisi, herhalde Sultan Mehmed üzerinde tesirli
    olmustur.


    Fetih esnasinda, Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki
    ilgi, tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde açiklik kazanir. "Bâhusus,
    fetih tarihinin iç yüzünü idare eden Aksemseddin, cepheden cepheye at oynatan, kafasi
    ve bedeniyle de en agir ve zorlu yükü tasiyan pâdisahin bir dinamo gibi zaman zaman
    bosalir olan mâneviyatini besliyor ve takviye ediyordu.


    Genç hükümdar, sihirbaz kudretiyle kal'alar kurdurmus,
    toplar döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari asirtmis, genç, dinç, nizamli ve
    talimli ordusuyla karalari denizlere çevirtmis, denizleri tutusturtmustu. Ama yine de
    Bizans surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan muhasaradan da zaman zaman
    ümitsizlige düser gibi oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina durmaksizin
    "Korkma, sehri alacaksin" diyen ses, ona her zaman deste ve yar olmakta
    bulunuyordu.


    Ama bir türlü neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin
    son ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun egmesine karsilik, Papa'nin da Avrupa'li
    kuvvetleri, sehre yardimci olmak üzere gönderme ihtimallerinin kizistigi bir gerçekti.
    Iste biçagin kemige dayandigi bu çok nazik demde, pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed
    Pasa'yi, Ak Seyh'in çadirina niyaz ve sual babinda göndererek seyhinden fethin
    gününü, hatta saatini ve sehre girilecek noktayi ögrenmis görüyoruz.


    Fakat, Seyh'in ogullarindan biri, babasinin mustuladigi an
    gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi üzerine, pâdisahin gazabindan korkarak,
    merakla babasinin çadirina geldigi vakit, kapida bulunan nöbetçi: "Içeri kimseyi
    komayasuz diye siparis olundu" diyerek delikanliyi Ak Seyh'in yanina almaz. Bu esnada
    çadirin bir yanindan etegini kaldirip içeri bakan genç adam, babasinin basi secdede,
    göz yaslari ve enin ile aglayip yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve yanik
    münacattan sonra, Seyh'in basi secdeden kalkar. Bu esnada da ordu, yatagini asmis sel
    gibi, tasa köpüre sehre girmekte, Ak Seyh de kendi kendine "Elhamdülillah,
    Elhamdülillah" diye Cenabu Hakk'a sükr etmeye, tekbir getirmeye baslamis bulunmakta
    idi."


    Aksemseddin ile Fâtih arasindaki münasebetlere temas etmis
    olmakla birlikte, daha önce toplanmis bulunan harp meclisinden kisaca söz etmemiz
    gerekiyor. Zira bütün teklif ve çabalara ragmen Bizans teslime yanasmadigi gibi,
    Fâtih'i zor durumda birakacak bazi tesebbüslerde de bulunuyordu. Bunun için 27
    Mayis'ta, Fâtih'in baskanliginda toplanan bir harp surasinda uzun münakasalar
    yapilmisti. Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada
    açikça söyledigine daha önce isaret edilmisti. Buna karsilik Zaganos Pasa ile hem tib
    hem de manevî ilimlerde derin malumata sahip bulunan Aksemseddin, fethin, Müslümanlarin
    850 senelik en büyük idealleri bulundugunu, Bizans'in mânen tefessüh ettigini,
    maddeten de hiç bir gücünün kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi ileri
    gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici olarak kabul ettiklerini, Istanbul'a hakim olan
    devletin hem Islâm, hem de Hiristiyan dünyasinda büyük bir manevî nüfuza sahip
    olacagini, bu sebeple kat'i neticenin alinmasina kadar muhasaraya devam edilmesini
    istediklerine temas edilmisti. Hz. Peygamberin ashabindan ve hicret esnasinda kendisini
    Medine'de evinde misafir etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî'nin kabrini kesf
    ettigi gibi, Kur'an'da Istanbul'a isaret ettigi kabul edilen *
    "beldetün tayyibetün" lafzinin "ebced hesabi" ile içinde
    bulunduklari 857 hicrî senesini isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple
    "feth-i mübin"in muhakkak bulundugunu, derin bir vecd ile dile getirir. Bütün
    bu görüsmelerden sonra meclis muhasaraya devama karar vererek dagilir.


    Sultan Mehmed, harp hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre
    bir elçi göndererek Imparator'a "sehri menkul serveti ve yakinlari ile terk
    edebilecegini" bildiren bir mesaj gönderdi. Imparator bu talebi reddedince Fâtih,
    bütün orduya tellallar çikararak genel hücumun yapilacagi günü tesbit etti. O, yemin
    ederek askerlere söyle dedi: "Bu muharebede kazanç olarak yalniz sehrin binalarini
    ve surlarini istiyorum. Sehrin diger bütün menkul servetini ve mahsurlarini ganimet
    olarak size birakiyorum."


    Bundan sonra, bütün ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker
    içinde zaten coskun bulunan hücum ve kazanma halet-i ruhiyesini, mânevî tebsirlerle
    bir kat daha artirdilar. Bu esnada genç hükümdar da münadiler vâsitasiyle orduya
    tebligatta bulunarak "ilk defa sura çikacak olan askerlerin rütbelerinin
    artirilacagini, eline hükm-i serif sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz
    oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki olacak bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî'de,
    her zaman muhterem sayilacagini" bildirdi.


    Bu esnada Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor,
    Bizansli muharipler, devamli mesgul edilerek yorgun birakiliyorlardi. Fetih sabahinin
    gecesi, Türk ordusunda "Mum donanmasi" denilen ates ve isik senliginin icrasi
    ile geçti. Istanbul'u tamamen kusatan Türk deniz ve kara ordusunda kandiller, fenerler,
    mes'aleler ve atesler yakilarak Kostantiniyye (Istanbul) bir isik çenberi içine alindi.
    Askerin hep bir agizdan getirdigi tekbir ve tehlil sedâlari, ortaligi inletiyordu.
    Gecenin karanligini yirtan bu isik çenberi ile tekbir sesleri, tatli bir ahenk meydana
    getiriyordu. Isik ve seslerden meydana gelen bu ugultuyu gören Bizans, önce Osmanli
    ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek, fakat kisa bir müddet sonra, bunun bir
    donanma oldugunu anlayinca derin bir ye's ve ümitsizlige düsecektir. Bu esnada Bizans,
    Ayasofya'da Imparatorun da hazir bulundugu son bir âyine katiliyordu. Bu âyin,
    Bizanslilarin Ayasofya'da icra ettikleri son âyindi.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:03 pm

    20 Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve namazdan
    sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi basladi. Ordu, hem kara, hem de
    denizden bütün cephelerden harekete geçti. Toplar, hep birden sehir üzerine
    çevrilerek ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut kokusu kapladi. Ilk hamlede iki bin
    merdivenle 50 bin yigit ileri atilmis, harbin en siddetli aninda, Aksemseddin ile Molla
    Güranî ates hattina girerek, gazâ yolunda sehidlik mertebesine ulasmayi taleb ile
    askere önderlik edip örnek olmuslardi. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri tehyic edici
    sözlerle, elinde kiliç ile Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada Ulubatli Hasan
    adindaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapi suruna sancak dikti. Böylece Islâm
    dilâverlerinin ve Oguz kavminin, asirlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya
    gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla
    sehâdet mertebesine ulasti.*


    Bu sirada Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören ve
    daha önce yaralanmis bulunan Latin komutani General Giustiniani, gemisine çekilmek
    ister. Kalmasi hususunda israr eden Imparator'a "Allah'in, Türklere açmis oldugu
    yolu takip edecegim" cevabini verdi. Bu, artik Osmanli'ya mukavemet edilemeyeceginin
    bir ifadesi idi.


    Bizans'in, surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli
    bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki
    bu manzarayi görünce, atindan inerek, Hz. Peygamber'in medih ve senâsina nail olmanin
    verdigi bir sevinç, ayrica devletini, Islâm'in mukaddes serefine mazhar kilan medhiye-i
    Resulullah'a** kavusmanin verdigi heyecanla sükür
    secdesine kaparak Cenab-i Hakk'a hamd eder. Sonra otag-i hümâyununa çekilerek devlet
    erkâninin tebriklerini kabul eder.


    Bu sirada, sehri koruyan gruplarla birlikte Bizans Imparatoru
    da öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti. Fâtih, vatanini müdafaa için ölen
    bu serefli askerin cenazesine saygi göstererek onu merasimle defn ettirdi.


    Istanbul'un fethi, genç sultan için ayni zamanda
    saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin zaptini müteakip Sehzâde Orhan'i aratti.
    Ölü veya diri getirene büyük mükâfatlar vaadetmisti. Bizanslilarin yaninda kendisine
    karsi surlar üzerinde savasmis olan bu Osmanli sehzâdesinin ölümü ile Yildirim
    Bâyezid'in ogullari arasindaki taht kavgasi kesin olarak sona ermisti. Gerçekten de
    sehrin düstügünü gören Sehzâde Orhan, surlardan atlayarak vefat etmisti.


    Feth-i mübinin gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini
    anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir eder: "O gün, her zamankinden daha
    parlak dogan günes, göz kamastirici altin sarisi isinlari ile âdeta Islâm'in zaferini
    kutluyor, cihanin incisi Kostantiniyye'ye sel gibi akan sanli Türk ordusunu sicak bir
    içtenlikle kucaklayip üzerine mukaddes nurlar saçiyordu. 29 Mayis 1453 sali sabahi,
    muhakkak ki bir baska sabahti. Bu parlak ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki
    yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o mukaddes Sali sabahi ile bir çag
    kapaniyor, yeni bir çag açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi, rakipsiz kuvvetiyle,
    Avrupa barbarlari dahil, bütün cihana saskinliktan küçük dilini yutturup, henüz 21
    yaslarinda çok genç bir pâdisah olarak, Fâtih ünvanina hak kazanan büyük türk,
    Fâtih Sultan Mehmed Han damgasini basmisti. Iste o mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir
    sabahti."*


    Osmanli ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine bileginin
    gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak kazanmis olan genç serdarin da sehre girdigi
    görülür. Yaninda, emîr, vezir, solak, sipah ve yayalardan baska, devlet ricali,
    âlimler, hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve erler bulunuyordu. Bütün
    bunlarin yaninda özellikle saginda ve solunda Aksemseddin ile Akbiyik sultanin bulunmasi
    dikkat çekiyordu.


    Fâtihâne bir ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis
    olan pâdisah, Hammer'in (II, 302) dedigi gibi, Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim
    almak üzere, Ayasofya'nin önünde atindan inmis ve mâbedin esiginde sükür secdesine
    kapanmisti. Tursun Bey'in ifadesiyle haraba yüz tutmus olan Ayasofya, fetih hakki olarak
    câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya'da iki rekaat sükür
    namazi ile ikindi namazini kildiktan sonra mâbedin üç gün içinde bu mâbedin Cuma
    namazi için hazirlanmasini emreder. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih'in
    koluna girip minbere çikartarak hutbe okumasini istemis. Fâtih de Hak Teâlâ
    Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**


    Fâtih Sultan Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda
    Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir müsamaha hareket etmisti. O, askerlerine,
    mukavemet edenlerden baskasinin öldürülmemesini, emrederek, sadece esir edilmelerini
    istemisti. Daha önce de temas edildigi gibi o, Imparator'un cesedini buldurmus, onu
    Rumlara teslim ederek inançlarina göre defn etmelerini saglamisti. Rumlardan, sehir
    disina kaçanlarin tekrar evlerine dönebileceklerine de müsaade etmisti.


    Fethi takib eden ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen
    ikinci önemli hadise, Ok Meydani'nda yapilan fetih ve zafer alayidir ki, üç gün üç
    gece süren senlik, ziyafet, oyun ve eglencelerden sonra, basardigi büyük iste,
    çevresinin yardimlarini unutmayan pâdisah, "Sühedaya rahmet-i Rahman, gazilere
    seref ü san, tebeama fahr ü sükran" dedikten sonra asker ve sivil yüzbinlerce
    kisiye zafer hediyesi olarak mal, mülk ve arazi dagitmistir.


    Fakat bu noktada da mühim olan yine Aksemseddin'in, orada
    hazir bulunan gazilere sesini yükseltip "Ey gaziler, bilin ki, cümleniz hakkinda
    ahir zaman peygamberi " Ne güzel askerdir onlar" diye buyurmustur. Insallah
    cümleniz magfursunuz. Ama gazâ malini israf etmeyip hayir ve hasenatta sarf edin.
    Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin imarina ve
    amme müesseseleri kurmaya tesvik etmis olmasidir.


    Istanbul, Osmanlilarin eline geçtigi zaman perisan ve harab
    bir vaziyette idi. Fakat bu tahribat ve yoksulluga sebep olan Müslüman Türkler degil,
    Hiristiyan Avrupa idi. Zira Comnene'ler devrinde, taht çekismelerinden ve iç
    idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan Haçli ordulari, bu zengin ve mamur beldeyi
    sefil ve yoksul bir harabeye çevirmislerdi. Böylece sehir, bir daha belini
    dogrultamayacak bir hale gelmisti. Bundan sonra ne yikilan saraylar bir daha yapilmis, ne
    yagmalanan kiliseler bir daha doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat eserleri, ne tahrib
    edilen âbideler bir daha yerlerine getirilebilmisti. Yarim asirdan fazla süren kan
    kokusu içinde, vahset ve zulüm ile ezilen bu sehir, bir yazarin ifadesi ile yeni
    sahipleri olan Müslüman Türkler sâyesinde "ba'sü ba'de'l-mevt"e, bir yeni
    dogusa ugramak talihine ermis bulunuyordu.


    Öyle anlasiliyor ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir
    bakima Imparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim Istanbul fethine tanik olan Bizansli
    Yeorgios'un verdigi bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini verecek parasi olmadigi
    için kral, Allah'a adanmis kutsal esyalarin kiliselerden alinip paraya çevrilmesini
    emretmisti. Böylece gerek Ayasofya, gerekse sehirdeki diger kiliselerde bulunan esya
    fetihten önce alinip paraya tahvil edilmisti.


    Fâtih, fetihten sonra Galata'daki Ceneviz kolonisini de
    teslim alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada Sultan Fâtih, Latin Kilisesi ile
    birlesme taraftari olmayan ve bu birlesmeye muhalefet ettigini daha önce gördügümüz
    Gennadius'u Patriklik makamina getirmek suretiyle Ortodokslari himayesi altina almis
    oluyordu. Böylece Hiristiyan dünyasindaki iki kilise ayirimini desteklemis oldu.
    Merasimle bu yeni Patrige mürassa bir asâ ve at hediye edip iltifatlarda bulundu.
    Böylece Fâtih, Roma'ya hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine "Roma Cihan
    Imparatoru" denebilirdi. Bu anlayistan hareketledir ki, Roma'yi elinde bulunduran
    ister Müslüman, ister Hiristiyan olsun; ister kavuklu, ister sapkali bulunsun, Roma
    âleminin hükümdari idi. Bu âlem, hukuken onun ülkesi sayilirdi. Böylece,
    Yildirim'dan beri kullanilan "Sultan-i iklim-i Rûm" tabiri, Istanbul'un fethi
    ile Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip tasdik edilmis oluyordu. Bu tasdikin,
    Avrupa fetihlerinde büyük faydasi görüldügü gibi, kuvvetli oldugumuz devirlerde de
    Patriklik makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur. Fâtih, bu hareketiyle Dogu
    Hiristiyanligini Katolik Roma'dan tamamen ayiriyordu. Buna kendi gücünü de katarak
    asirlardan beri dogu dünyasinin Roma'liya karsi gösterdigi reaksiyonu âdeta yeni bir
    senteze kavusturuyordu. Gerçekten de Istanbul'u fetheden Türkler, Sark, yani Ortodoks
    kilisesinin, Bizans Imparatorlugu zamanindaki bütün haklarini tanimak suretiyle Rumlari
    memnun etmis ve onlari müteaddid müzakerelere ragmen bir türlü yanasmak istemedikleri
    Garp (Katolik) Kilisesi'nin nüfuz ve hakimiyeti altina düsmekten kurtararak eskisi gibi
    kiliselerinin istiklâlini emniyet altina almislardi. Nitekim, Osmanli hükümdari,
    Istanbul fethinden sonra ilim ve faziletle taninmis olan Gennadius'u Rumlara Patrik olarak
    tayin etmis ve Patrikhâne'ye Bizans imparatorlari zamanindakine benzer selâhiyetler
    vermisti.


    Osmanli Devleti'nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk
    asirdan beri zaman zaman kileselerin birlesmesi için Papa'ya yapilan müracaat kapisini
    tamamen kapatmisti. Is bu kadarla da bitmemis, devlet, Galata'daki Cenevizlilerle Galata
    halkina da bir fermanla teminat vermisti. Bu hareketiyle Osmanli Devleti, gerek
    Balkanlar'da kendi idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan, Eflâk ve Güney
    Arnavutluk'taki Ortodokslari samimi olarak kendi idaresine baglamisti.


    Istanbul'un, 29 Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)'de Osmanli
    Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa'yi ve özellikle Papa ile Napoli Kralligini,
    ayrica Güney Avrupa memleketlerini hayret ve dehsete düsürmüstü. Bununla beraber,
    gerek Osmanlilarin büyük bir cihad ruhu ile askerî güce sahip olmalarinin etrafa
    verdigi korku, gerekse artik Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen de olsa aklî
    muhakemenin almis olmasi yüzünden birçok devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti. Bu
    sebepledir ki, Papa V. Nikola'nin, yapmak istedigi ve yeni bir Haçli Seferi için saga
    sola bas vurmasi sonuçsuz kalmisti. Nitekim, Papa'nin bütün Hiristiyanlari silaha
    sarilmaya davet eden 30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi, fazla bir alaka uyandirmadigi
    gibi, Papa'nin, Osmanlilar aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki ile Balkan
    yarimadasi'ndaki despotluklar ve bu meyanda Sirp, Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut kral
    devlet ve senyörleri, Osmanlilarin Enez zaferinden sonra 1454 senesi ilkbaharinda
    göndermis olduklari elçileri vâsitasiyla Istanbul fethinden dolayi Osmanli
    hükümdarini tebrik ediyorlardi.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:04 pm

    Hiristiyan Bati dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak
    kabul edilen Istanbul fethi, zafernâmelerle Islâm dünyasina bildirilmisti.Resûlullah
    (s.a.v.)'in hadiseleri ile ta'ziz edilmis olan Fâtih Sultan Mehmed ve ordusu, büyük bir
    tebcile layik görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve diger Müslüman sehirler ile
    ülkelerde merasimler tertiplenip kutlama törenleri yapilmisti. Kahire'de bulunan Abbasî
    halifesinin emriyle camilerde Müslüman Türk sehidlerine dua edilmis ve Fâtih'in ismi
    hutbelerde zikredilmisti. Bu andan itibaren bütün Islâm dünyasi, Peygamberlerinin
    müjdesine (tebsirât) mazhar olan Osmanli Devleti'ni, Islâmiyetin büyük bir temsilcisi
    olarak kabul etmeye baslamisti. Haçli sürülerine karsi Islâm'i, Selçuklu ve Osmanli
    devirlerinde serefle müdafaa etmis olan Türk milleti, bu fetihle, bütün Müslüman
    dünyasinin sönmez ve eksilmez muhabbetini kazanmisti. Bu sebeple Memlûk Sultani,
    Fâtih'e elçi göndererek kendisini tebrik etmisti. Keza, Güney Hindistan (Behmenî)
    Sultani Alaeddin II. Ahmed Behmen Sah (1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih'i tebrik
    edenler arasindaki yerini almisti.


    Islâm dünyasinin, Istanbul'un fethinden dolayi bu kadar
    sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak gerekir. Zira bu sehrin fethi,
    Müslümanlar için önemli bir hedef haline gelmisti. Bu hedefe ulasmak gerekiyordu.
    Çünkü bu, peygamberlerinin, asirlarca önce haber verdigi bir olayin gerçeklesmesi
    demekti. Ayrica, bu olayda basari saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun içindir
    ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir müddet sonra, önce Emevîler, daha sonra da
    Abbasîler tarafindan defalarca muhasara edilmesine ragmen ele geçirilemeyen Istanbul,
    Fâtih'ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da kusatma altina alinmisti. Bununla beraber
    fetih basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç Osmanli hükümdarina nasib olmustu.
    Hz. Peygamber, Istanbul Fâtihi'ni ve fethi basaracak olan orduyu, tebsir etmisti.
    Kur'an-i Kerim'deki "beldetün tayyibetün" âyeti, "Ebced Hesabi" ile
    "Feth-i Mübin"in hicrî tarihini gösteriyordu.


    Istanbul'un fethi, bir bakima genç Sultan için saltanatin da
    fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli sebeplerden dolayi kendisine kizdigi Çandarli
    Halil Pasa'yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira onun hakkinda ortada çesitli söylentiler
    dolasiyordu. Hatta Bizansla isbirligi ettigine dair rivayetler de vardi. Nitekim Bizans
    Tarihi adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih ile Duka arasindaki konusmayi verirken
    sunlari söyler: "Büyük Duka gelip etek öptükten sonra Pâdisah ona dedi ki:
    "Sehri teslim etmemekle iyi bir is yapmadiniz. Bak ne kadar zararlar, ne kadar
    hasarlar yapildi, ne kadar kimse esir oldu". Duka buna cevap olarak "Efendim,
    sana sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta imparatorun bile böyle bir
    selâhiyeti yoktu. Bundan baska, senin adamlarindan bazilari da sözle ve mektuplarla
    imparatora haberler göndererek, "korkma, pâdisah size tahakküm edemiyecektir"
    diyorlardi. Pâdisah, söylenen bu sözleri Halil Pasa'ya atfetti." Bu yüzden
    azledilen Çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet sonra idam edilecektir. Pasa,
    vasiyetnâmesinde bütün mal varliginin pâdisaha ait oldugunu bildirmekle birlikte,
    mallari mirasçilarina birakilmis, sadece nakit paralari hazine adina alikonmustu.


    Fâtih, fetihten sonra Gennadius gibi âlim ve münevver bir
    Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi ülke halkinin geleneksel imanini kurtarmis
    oldu. Sayet bu makama katoliklige meyyal bir baska ruhanîyi getirmis olsaydi, Ortodoksluk
    yavas yavas sönüp ortadan kalkacakti. Patrik, gelenege uygun bir merasimle pâdisahin
    huzuruna kabul edilerek kendisine murassa bir asâ ve at verilmisti. Bu meyanda eski
    Bizans halkinin evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî meselelerinin de kendi
    cemaatlerince tedvir edilmesine müsaade edildi.


    Fâtih Sultan Mehmed, patrik tayini ve Istanbul'un ticarî,
    iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri görmek için görevliler tayin ettikten ve
    18 Haziran'a kadar Istanbul'da kaldiktan sonra Edirne'ye döner. O, büyük bir zafer
    alayi ile, aylar önce ayrildigi sehre tekrar giriyordu.


    Genç hükümdar, Istanbul'u bir Müslüman Türk sehri haline
    getirmek için, Anadolu'dan getirttigi Türk ailelerini vergilerden muaf tutmak suretiyle
    iskân edip sehrin yeniden senlenmesini sagladi. Âsik Pasazâde'nin bu konuda verdigi
    bilgiyi, dönemin dil özelliklerine de dokunmadan buraya almak istiyoruz. Böylece o
    dönemde nasil sade bir Türkçe'nin kullanilmis oldugunu da görmüs olacagiz.


    "Pâdisah, Istanbul'u feth etti, subasiligini kulu
    Süleyman Bey'e verdi. Ve cemii vilayetine kullar gönderdi. "Hatiri olanlar gelsin
    evler, baglar, bahçeler, mülkler verelim" dediler. Ve her kim geldiyse verdiler. Bu
    sehri mamur ettiler. Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden evler sürdüler. Ve
    her vilayetin subasilarina ve kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka da evler
    verdiler. Sehir mamur oldu. Bu verdikleri evleri mukataaya verdiler. Öyle olunca bu halka
    güç geldi. Dediler ki "Bizi memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu kâfir
    evlerine geri vermek için mi getirdiniz?" Bazilari avradini ve oglanini (ailesini)
    koyup kaçti. "Kula Sahin" derlerdi atasindan kalmis bir vezir-i akil (akilli
    bir vezir) vardi. Pâdisaha der ki: "Hey devletlu sultanim, atan, deden nice
    memleketler feth ettiler, hiç birine mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur ki
    bunu yapmaya" dedi. Pâdisah da onun sözünü kabul etti. Yine hükm etti: "Her
    ev ki verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz her evi mülk olarak verin)" dedi.
    Ondan sonra mektuplar (yazili belge, tapu) verdiler ki mülkleri ola. Sehir yine mamur
    olmaya yüz tuttu. Mescidler yapmaya basladilar."


    Görüldügü gibi, Istanbul'un Müslüman Türk sehri haline
    getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren Fâtih, bu yeni gelenlere çesitli
    kolayliklar saglamaya basladi. O, Istanbul'un iskâni için Anadolu'nun muhtelif
    yerlerinden sanat sahipleri ile muhtelif siniflara mensub Türk nüfusunu buraya celb edip
    iskân ettiriyordu. Ilk önce 5000 aile getirildi. Daha sonra degisik tarihlerde Karadeniz
    sahilleri ile Karaman, Aksaray, Egirdir, Bursa, Manisa, Tire, Çarsamba, Kastamonu,
    Samsun, Sivas ve Izmir gibi yerlerden gelen Türk aileleri ile Istanbul kisa bir zamanda
    hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi,
    sadece nüfusla degil, semt isimleri ile de olmustu. Çünkü gelenlerin yerlestikleri bu
    yerlere onlarin geldigi yerlerin ismi verilmisti. Nitekim, günümüzde bile Aksaray,
    Karaman, Çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o günün hatiralarini tasimaktadirlar. Her
    ne kadar Balkanlar'dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek fazla bir sey ifade etmiyordu.
    Çünkü bunlarin sayilari çok azdi. Anadolu'dan getirilen Türklere ev, bag, bahçe
    verilip vergiden muaf tutulmalari, onlarin sehrin iktisadî hayatini ellerine geçirip bu
    sahada söz sahibi olmalari içindi.


    Harap bir sehri devralan Fâtih'in, Istanbul'u imar ve iskân
    etmek gibi büyük bir problemle karsi karsiya kaldigi anlasilmaktadir. Bu problemi
    çözmek ve sehre yeni bir çehre vermek için Osmanlilarin eskiden beri uyguladiklari bir
    yöntemle meseleye yaklastigi görülmektedir. Bu da biraz önce temas edilen göç
    uygulamasidir. Baska bir ifade ile Istanbul, fetihten sonraki büyüme ve gelismesini
    buraya yapilan hâne nakline borçlu görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî, Tursun Bey,
    Dukas, Kritovulos gibi çagdas kaynaklarin verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan
    arastirmalar, Fâtih'in daha ilk günlerden baslayarak Istanbul'u canlandirmak ve
    senlendirmek için gösterdigi çabayi ortaya koymaktadirlar. Istanbul'un eski olan ve
    günümüzde bile varligini koruyan mahalle adlari, bize bu yerlesmenin sehir içindeki
    dagilimi konusunda önemli ip uçlari vermektedir. Çünkü (daha önce de belirtildigi
    gibi) bu yeni gelenler, yerlestikleri yerlere, geldikleri sehir ya da kasabanin adini
    vermislerdir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin kurduklari mahallelerin
    isimlerini vermektedir.


    Fâtih, bir yandan bu sürgünlerle Istanbul'un nüfusunu
    artirirken, bir yandan da fetihten hemen sonra sehirde genis bir insa faaliyetine girer.
    O, fetih esnasinda harap olan surlarin onarilmasi ve sehrin yeniden düzenlenmesi isiyle,
    Istanbul Subasiligina getirdigi Karistiran Süleyman Bey'i görevlendirmisti. Bu arada
    müsellem ve yaya sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi emredilmisti. Böylece 13 km.
    karelik bir alani çevreleyen surlar onarildi. 1457'den sonra daha genis bir imar
    faaliyetine girisecek olan Fâtih, bir taraftan da esirlerin yevmiye (günlük) 6 veya
    daha fazla akça karsiliginda çalismalarini emretti. Böylece Rum esirlerinin refah
    düzeyi yüksek bir duruma gelmeleri saglandi. Bu sayede esirler para biriktirip kendileri
    için takdir edilen kurtulus akçesini ödeyip hürriyetlerine kavusabileceklerdi.
    Gerçekten Fâtih, bütün tebeasina (vatandaslarina) özellikle de esirlere karsi çok
    merhametli idi. O, herkesi ayni standartlara sahip olan esit duruma getirmek istiyordu.



    FÂTIH'IN SIYASETI

    Istanbul'u feth etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan
    ve bir ada durumuna gelmis bulunan engeli ortadan kaldiran Fâtih Sultan Mehmed, artik
    Balkanlara dogru yönünü çevirebilirdi. Bu sirada Istanbul gibi Türk topraklari
    arasinda sikismis bulunan ve Ceneviz'e bagli Enez kalesi ile buna tabi olan Imroz, Limni
    ve Tasoz adalari da itaat altina alindi.


    Ikinci Kosova zaferinden sonra Osmanlilarin Bati'da büyük
    bir fetih dönemine girmemeleri ve dirayetli bir hükümdar is basina geçtigi takdirde
    Orta Avrupa'ya dogru Türk hakimiyetinin genislememesi için bir sebep yoktu. Fetihlerinde
    bir sira ve irtibat görülen Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul'u aldigi zaman Balkanlarda
    karisik bir ortam bulunmaktaydi.



    FÂTIH'IN BATI SIYASETI

    Fâtih'in, gerek Bati, gerek Dogu, gerekse Kuzey siyasetleri
    geregi, yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i Hümayûn) kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek
    istiyoruz. Zira bütün tarih kaynaklarimiz ve yeni arastirmalarda bu konuda genis ve
    tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple biz, konuyu bütün teferruatiyla anlatip
    daha fazla uzatmak istemiyoruz.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:04 pm

    SIRBISTAN SEFERLERI

    Fâtih'in, Istanbul'u fethinden sonra Balkanlar'da büyük
    karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir. Ilk bakista bu karisikliklarin Osmanli'ya
    pek zarari dokunmayacak gibi görünüyor olmalari, Osmanlilarin o havaliye bigane
    kalmalari için bir sebep degildi. Bunun için Osmanlilar, Orta Avrupa ve Kuzeyden
    gelebilecek bir tecavüze karsi ülkelerini kolayca müdafaa edebilmek için tedbirler
    almak zorunda idiler.


    Kaynaklarin verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her
    taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri arasinda Sirp Kirali Georges Brankovitch'in
    gönderdigi heyet de vardi. Tarihlerimizde, Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali
    Brankovitch, iki yüzlü bir siyaset takip ediyordu. Bir taraftan tebrik için gönderdigi
    elçi heyeti ile, vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir kisminin anahtarlarini geri
    verirken, öte taraftan da Ulah ve Macarlar'la münasebetlere girisiyordu. Vergisini de
    zamaninda vermiyordu. Kritovulos, Sirp Krali Brankovitch'in bu iki yüzlülügünü su
    ifadelerle nakl etmektedir:


    "O, saltanatinin neye bagli oldugunu iyice anladigindan
    pâdisahin babasina (Sultan Ikinci Murad) ve Fâtih Sultan Mehmed'e daima itaat edip
    vergisini de zamaninda öderdi. Fakat bir müddet sonra gizli bazi fikirler besledigi,
    durumundan anlasilmisti. Zira vergisini zamaninda vermedigi gibi, pâdisahla yaptigi
    anlasmaya riayet etmeyip Macar ve Ulah'larla Osmanlilar aleyhine olacak sekilde
    münasebetlerde bulunmaya basladi." Casuslari vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan
    Fâtih, tebrik için gelen Sirp elçilerine iltifat etmemis ve teslim etmek istedikleri
    kalelerin kafi olmadigini, vaktiyle Osmanlilardan alinan kalelerin tamaminin iade edilmesi
    gerektigini söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali, Osmanli topraklarina tecavüze
    baslamis, hatta bu yüzden Üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler durmustu. Hoca
    Sa'duddin, bütün bu bilgileri verdikten sonra "hatta Üsküp yolu mesdud olup
    âyende ve revende (gelip gidenler, yolcu, ibn sebil) meci' ve zehabtan munkati'
    oldu" diyerek Sirp Kirali'nin sebep oldugu olaylari anlatir. Bu arada Türk sehir ve
    kasabalarindan bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini, Pristine kadisinin
    arzindan ögrenen Pâdisah, bir taraftan akincilari Sirbistan üzerine gönderirken, öte
    taraftan da Sirp Kirali'na haber yollayarak Sirp topraklarinin Lazar'in oglu Stephan'a ve
    dolayisiyla kendisine ait oldugunu söyleyerek, Sirbistan'i terk etmesini istemisti.
    Bununla beraber Sofya sehrini kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah, bu sekil
    kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan aleyhine harekete geçebilecegini bildirmisti. Haberi
    götüren elçi, yirmibes günde geri dönmek için emir almisti. Geç kaldigi takdirde
    öldürülecekti. Halbuki Sirp Kirali bu tarihlerde Tuna'nin öbür tarafinda bulunuyordu.
    Bu halden faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih'in elçisini oyalamaya çalisiyorlardi.
    Böylece zaman kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak istiyorlardi. Elçi bunu
    hissettiginden, zamaninda Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun üzerine Fâtih Sultan
    Mehmed, ordusunun toplanmasini bile beklemeden yirmi bin kisilik bir kuvvetle Sirbistan
    üzerine hareket etti. Böylece Sirbistan'a ilk sefer baslamis oldu. Ordunun büyük kismi
    Sivricehisar (Ostrowtz)'da Pâdisaha ulasti. Yapilan kusatmalarda bir çok kale zapt
    edilemesine ragmen bazilari da alinamamisti. Bununla beraber Türk ordusu, büyük
    basarilar saglamis sayilirdi. Bu basarilarina yenileri eklenebilirdi. Fakat Pâdisah,
    birdenbire sefere nihayet vererek Edirne'ye döner. Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten
    bahs etmekle birlikte sebebinin ne oldugunu zikretmezler. Bu arada, Sirp ve Macar birlesik
    ordusu, Sirbistan'da birakilmis bulunan Firuz Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli
    topraklarini elde ederler. Buradaki savas, Macarlarin lehine sonuçlanmakla birlikte Jan
    Hunyad, yalniz kendi ordusu ile Fâtih Sultan Mehmed'e karsi savasamayacagini idrak ederek
    1454 yilinin sonuna dogru Imparator Friedrich'e bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini
    anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir Haçli ordusu ile mümkün olacagini
    bildirmisti. Bunun üzerine mesele Frankfurt'ta ve Wienerisch-neustad't'de toplanan
    meclislerde müzakere edilmis ve Hunyad'a yardimci bir kuvvetin verilmesi kabul olunmustu.


    1454-1455 kisini Edirne'de geçirmekte olan Fâtih'in, harp hazirliklarina
    basladigi görülmekte, fakat bu hazirliklarin neresi için oldugu bilinememekteydi. Bu
    siralarda hudud komutanlarindan Evrenoszâde Ishak oglu Isa Bey, Sirplarin, Osmanlilara
    karsi bir savasa hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan Sirbistan'in kolayca zapt
    edilebilecegini bildiriyordu. Bir fesat kaynagi olan Sirbistan'in zapt edilmesi,
    Pâdisahin, Bati'daki gayelerinin tahakkuku için gerekiyordu. Ayrica bu devletin
    bulundugu cografî ortam da, bunu gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455 baharinda
    Edirne'den hareket ederek Sirbistan üzerine yürüdü. Burada basta madenleri ile meshur
    olan Novaberda sehrinin alinmasina karar verilir. Gerçi bu sehir, Sultan Ikinci Murad
    zamaninda Osmanlilarin eline geçmisti. Fakat Segedin antlasmasi ile yine Sirplara terk
    olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline geçtikten ve birkaç kale daha feth olduktan
    sonra Fâtih Sultan Mehmed, Karaca Pasa'yi Sirbistan'i yagmaya memur ederek kendisi ceddi
    (dedesi) Sultan Birinci Murad'in sehid edildigi Kosova'ya gelir. Bu müddet zarfinda isini
    bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti. Buradan da hep birlikte önce Edirne,
    arkasindan da Istanbul'a dönülmüstü.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:04 pm

    BELGRAD KUSATMASI

    Fâtih Sultan Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan
    Belgrad'i almak için harekete geçer. Zira daha önce bazi bölgeleri Osmanlilarin
    idaresine geçmis bulunan Sirbistan'i elde tutabilmek ve kuzeyden gelecek istilalari
    durdurabilmek, ayni zamanda Macaristan'da basarili bir harekâta girisebilmek için Tuna
    kiyilarinin ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi gerekiyordu. Sehrin bu
    konudaki degerini daha önce anlamis olan Osmanlilar, Sultan Ikinci Murad devrinde burayi
    almaya tesebbüs etmislerse de Jan Hunyad'in, Osmanli hududlarina tecavüz etmesi,
    kusatmanin kaldirilmasina sebep olmustu. Sava ve Tuna nehirlerinin birlestigi noktada
    kurulmus olan Belgrad'in zapti çok zordu. Çünkü sehir, su yollari vasitasiyle birçok
    yerden yardim alabildigi gibi müstahkem bir kaleye de sahipti. Etrafinda su ile dolu
    genis bir hendek vardi. Firsat buldukça civarindaki Müslüman Türk topraklarina
    saldirmaktan da çekinmeyen, böylece Osmanli güvenligini tehdid etmekte olan bu sehir ve
    sakinlerinin, kesin olarak Osmanli hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi topraklari
    üzerinde emniyeti saglamayi birinci derecede önemi haiz bir is telakki eden Fâtih
    Sultan Mehmed, 1456 baharinda Belgrad'i almaya karar verir. Ancak bu sehrin degeri,
    Sirplar ve Macarlar tarafindan da bilindiginden, her iki devletin burayi kaptirmamak için
    bütün gayretlerini harcayacaklari tabii idi. Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed, esasli bir
    sekilde hazirlanma ihtiyaci duydu. Bunun için Morava kenarinda kurdurdugu dökümhânede
    çalistirilan binlerce isçi tarafindan toplar döküldü. Bunlar arasinda boylari 27
    kadem olan 22 büyük top vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis büyüklükte tas
    gülleler atabilen yedi tane havan topu da yapilmisti. Bunlardan baska, daha küçük
    muhasara toplari arasinda muhtelif çapta üçyüz kadar top vardi. Bütün kisi
    hazirliklarla geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir ordunun basinda Sofya
    üzerinden Belgrad'a yürüdü. Tuna yolu ile hareket etmis olan ve ikiyüz parçadan
    ibaret bulunan donanma, Dayi Karaca Bey'in komutasinda idi. Ayrica büyük toplar da Dayi
    Karaca Bey'in nezâretinde ayni yoldan sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem karadan hem
    de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.


    Yapilan muhasara ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi
    basarmis olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi Dayi Karaca Bey de, bulundugu
    metrise bir top güllesinin isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad, büyük bir kuvvetle
    yardima geldigi Belgrad'i, simdilik Osmanli'nin eline geçmekten kurtarmisti. Hükümdar,
    "tedbirlerinin takdire muvafik gelmedigini görünce, geregi gibi sihhat ve
    selâmetle Dâru's-saltana'ya avdet buyurdular." Öyle anlasiliyor ki, bu muhasara
    esnasinda, Fâtih'in karargâhina kadar gelmis bulunan düsmandan birkaç kisiyi, genç
    hükümdar bizzat kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu davranis, bozulmaya yüz tutmus olan
    Osmanli askerine kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, yeniden düsmana saldirmislardi.
    Bununla beraber Sava nehri yolu ile gelen yardima mani olunamadigi için muhasara
    kaldirilmisti. Uzunçarsili, Fâtih'in bu savastaki durumunu su ifadelerle vererek onun
    nasil bir bozgunu önledigini anlatir: "Fâtih Sultan Mehmed'in, karargâha hücum
    eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve mukavemet, korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu
    belki de büyük bir Haçli Seferi vücuda getirebilecek olan tehlikeyi bertaraf etmistir.
    Bu mücadelede düsman da fazlaca yipranmis oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu
    seferden basarisiz dönmüslerdir." Bu savasta yaralanmis olan Jan Hunyad da 20 gün
    sonra 11 Agustos 1456'da ölmüstü.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:04 pm

    SEHZÂDELERIN SÜNNET DÜGÜNÜ

    Belgrad seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne'deki
    ikameti esnasinda biri (Bâyezid) Amasya'da, digeri (Mustafa) Manisa'da sancakbeyi olan
    iki sehzâdesinin sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki sehzâde de
    merkeze çagrilir. Bu dügün için Fâtih, çevre hükümdarlara dâvetiyeler
    göndererek, onlarin da bu mutlu günlerinde yanlarinda bulunmalarini arzu eder.
    Fâtih'in, ilim adamlari ile halka karsi nasil davrandigini, nasil bir protokol
    uyguladigini göstermesi bakimindan önemli olan bu dügünden, bütün Osmanli kaynaklari
    bahsederler. Bununla beraber biz, bu dügünde hazir bulundugunu söyleyen Âsik
    Pasazâde'nin müsahedelerine dayanarak verdigi malumati özetleyerek buraya almak
    istiyoruz:


    O vakit, Sultan Bâyezid Amasya'da idi. Onu getirtti. Mustafa
    Çelebi dahi o vakit Manisa'da idi. Onu dahi getirtti. Bunlar hep Edirne'ye geldiler.
    Dügüne basladilar, Etrafa agirlikla davetçiler gönderdiler. Bütün sancak beyleri ve
    her sehrin ululari geldiler. Nice günlük yollar dügüncülerle dolmustu. Edirne'nin
    çevresine konup doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini Ada'ya kurdular. Pâdisah dahi
    devletle Ada'ya geçip oturdu. Her tarafin halki, tayfa tayfa geldi. Önce ulemâ davet
    olundu. Pâdisah dahi gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil kimselerden olan
    "Mevlânâ Fahreddin" oturdu. Solunda ise "Mevlâna Tosyavî" oturdu.
    Pâdisahin karsisinda ise "Mevlâna Sükrullah" oturdu. Onun yanina Hizir Bey
    Çelebi oturdu.


    Emr olundu: Hafizlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur'an-i
    Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini yaptilar. Ilmî sohbetler olundu.
    Ondan sonra izin verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular. Pâdisaha layik
    sohbetler yapildi. Ondan sonra izin oldu: Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten
    sonra yine edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar Kur'an okundu. Ondan sonra sekerli
    seyler getirdiler. Her ilim ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari
    futalar doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan
    sonra pâdisah, gelen bu hürmete lâyik kisilere ihsanlarda bulundu. Niceleri fakir
    geldi, zengin gitti.


    Ikinci gün fukara tayfasi davet olundu. Onlara da geregi gibi
    hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara da yetisti. Bunlar da "Fukarâ
    Kanunu" geregince saygilarini gösterdiler.


    Üçüncü günü begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi
    Pâdisah kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihi hicretin 861'inde vaki oldu.


    d- SIRBISTAN'IN ILHAKI: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad'dan
    çekilmelerinden sonra sira tekrar Sirbistan'a gelmisti. Georges Brankovitch ile, Jan
    Hunyad'in kayinbiraderi olan Belgrad valisi Mihail arasinda eskiden beri bir sogukluk
    bulundugundan Mihail, bir ara Brankovitch'i yakalayip haps etmisti. Brankvitch 30 bin
    altin ödedikten sonra serbest birakilmisti. Ihtiyar Brakovitch, 1457 senesinde ölmüs,
    Greguvar, Etyen (Istefan) ve Lazar adinda üç erkek ile Sultan II. Murad'dan dul kalmis
    olan Mara (Meryem Sultan) adinda bir kiz evladi birakmisti.


    Brankovitch'in ölümü üzerine, Sirbistan'in idaresini ele
    geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi ile diger kardeslerini ülkesinden
    kaçirmisti. Brankovitch'in kizi Mara da Osmanlilara siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed,
    onun taht üzerindeki hakkini koruyacagini bildirerek kendisine Serez taraflarinda mülk
    verdi. Böylece Mara, refah içinde bir hayat geçirdi.


    Yeni Sirp despotu Lazar, bir sene sonra 1458'de öldü.
    Ülkesi, esi Elen ile küçük yastaki kizina kaldi. Elen, Sirbistan'in elinden alinma
    ihtimalini düsünerek burayi malikâne olarak Papa'ya peskes çektigi gibi kizini da
    Bosna kralinin ogluna nikahladi.


    Elen'in, oynamak istedigi oyundan haberdar olan Osmanli
    Devleti, Sirbistan isini kesin olarak çözüp bir sonuca baglanmaya karar verir. Bu
    sebeple Pâdisah, hicrî 862 (1458)'de Mora seferine giderken Mahmud Pasa'nin maiyyetine
    bin kadar yeniçeri vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.


    Mahmud Pasa, Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki
    bazi kaleleri aldiktan sonra Semendire'yi kusatir. Pasa, sehrin dis istihkamlarini aldiysa
    da sehri zapt edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu arada Ostroviç (Sivricehisar), Rodnik ve
    Sabaç (Bögürdelen) gibi yerleri alir. Bögürdelen'in alinmasindan sonra Macaristan'a
    akinlarda bulunur.


    Bu esnada Mora seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed,
    Mahmud Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin tamamen bitmesi için Mahmud Pasa'yi Semendire
    üzerine tekrar gönderir. Daha önce, çevresindeki kaleler Osmanlilarin eline
    geçtikleri için Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz kalmisti. Bu durum karsisinda,
    direnmenin fayda vermeyecegini anlayan Elen, hazineleri ile birlikte gidebilme sarti ile
    teslim olur. 8 Kasim 1459'dan itibaren Osmanli idaresine giren Sirbistan, bu devletin, bir
    sancagi olarak "Semendire Sancakbeyligi" adi ile bir akinci komutana verilir.
    Burasi, Belgrad'in zaptina kadar Macaristan'a yapilacak akinlar için ve kuzeyden gelecek
    tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:05 pm

    MORA SEFERLERI

    Istanbul'un fethi sirasinda Mora, son Bizans Imparatoru
    Konstantin'in kardesleri Dimitrios ile Thomas tarafindan idare ediliyordu. Bizans
    Imparatorlugu'nun en yakin vârisleri olan bu iki sahsin, imparatorluga hak iddia
    edebilecek durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle birlikte, ilerisi için bir tehlike
    arzediyordu. Bu mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi, tedavisi mümkün olmayan
    bir çiban gibi sürüp gidebilirdi. Nitekim Imparator Konstantin'in ölümü üzerine
    Mora Rumlari, imparatorun kardesi Dimitrios'u imparator yapmak istemisler, fakat kardesi
    Thomas razi olmadigi için bunu yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes arasinda
    taksim olunarak iki Rum devleti ortaya çikmisti. Dimitrios'un devlet merkezi Mistra
    (Hammer, III, 40, Isparta), Thomas'inki de Patras idi. Her iki kardes, mücadelelerinde,
    Mora Arnavutlarindan yardim alarak birbirleri ile ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar,
    bunlara müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.


    Iki kardes arasindaki mücadelede, Dimitrios'a ait bazi
    yerlerin Thomas'in eline geçmesi üzerine Dimitrios'un Osmanli Pâdisahina elçi
    göndererek yardima istemesi, Thomas'in anlasmalara aykiri hareket ederek vergisini
    göndermemesi ve Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde bulundurularak, Mora'ya sefer
    yapilmasina karar verildi. Fâtih, bütün gizlilik kaidelerine riayet ederek yapacagi
    seferin nereye olacagini açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak Mahmud Pasa'yi Sirbistan
    taraflarina yollar. Bu esnada kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458 Mayis'inda,
    ordunun toplanti yeri olan Serez'de bütün askerî tedbir ve tertibatini aldiktan sonra
    Mora'ya hareket eder.


    Osmanli kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca Sa'duddin,
    I, 463), Mora seferi ile ilgili olarak baska bir sebep daha göstermektedirler. Buna
    göre, Serez'den bir genç, düstügü bir ask sevdasi yüzünden Mora'daki Ballabadra
    sehrine gittigi zaman, orada Müslüman kadinlarin çok kötü ve berbat bir hayat
    sürdüklerini, kâfirlerin en bayagi ve agir islerini yapmak zorunda
    kaldiklarini görür. Tamami gözü yasli olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse atilmis
    olduklarini, bu yüzden herkesin canindan bezmis oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu
    kadinlarla konusup durumlari hakkinda onlardan bilgi alir. Insani üzüntü ve kedere gark
    bu vaziyeti ögrenen genç adam, derhal pâdisahin katina gelerek yüce divanda
    üzüntülerini açiklayarak Müslüman kadinlarin, din düsmanlarinin elinden çektikleri
    eziyet ve gördükleri iskenceleri bizzat gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din
    düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence ve çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi
    zaman, problemin, kökünden halli için, bu ülkenin de idaresi altina girmesinden baska
    çikar yol olmadigi kanaatine varir. Bu olay, daha kis aylarinin bitmedigi bir zamanda
    olmustu.


    Mora'nin elde edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir
    önem tasiyordu. Osmanlilar, burayi Italya'ya yapacaklari seferler için bir üs olarak
    kullanacaklardi. Zira, Balkanlari nüfuzu altina alarak bir Akdeniz Imparatorlugu kurmak
    isteyen Napoli ve Aragon Krali V. Alfons, Arnavutluk Prensi Iskender Bey'i, Osmanlilara
    karsi destekleyip ona yardim ediyordu. Adi geçen kral, daha önce de Mora despotu
    Dimitrios ile Mora'yi nüfuzu altinda bulunduracak sekilde bir anlasma yaparak onu
    himayesine almisti. Bütün bunlar, Osmanlilara karsi onun düsünce ve tavrini ortaya
    koyuyordu. Böylece V. Alfons, Osmanlilarla mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora'yi
    üs olarak kullanmak istiyordu. Fakat Osmanlilar, daha atik davranarak onlara karsi olan
    planlarini uyguladilar.


    Teselya'ya giren Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru
    yürüyerek yollari üzerindeki Filke kalesini aldilar. Sarp bir mevkide bulunan ve üç
    kat sur ile çevrili olan bu müstahkem kalenin zapti kolay degildi. Bununla beraber sehir
    ve kalesi, Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara edildi. Genç Fâtih, buranin düsmesini
    beklemeden Mora'ya girer. Burada birçok sehir ve kaleyi feth eden pâdisah, dört ay
    sonra Korent'e döndügü zaman burasi henüz fethedilememisti.


    Osmanli hükümdari, Mora'nin anahtari durumunda bulunan
    Korent'in zaptinin, Mora'nin kolayca ele geçirilmesini saglayacagini bildiginden burayi
    almak istiyordu. Mücadeleler sonunda, Fâtih'e karsi koyamayacagini anlayan sehir halki,
    baris yapmak suretiyle teslim olmaya karar verdigini hükümdara bildirir. Bunun üzerine
    Mora despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida belirtilen sartlara göre bu anlasma
    yapilir:


    1. Muahede geregince Korentliler, mallarini muhafaza
    edebileceklerdir.


    2. Osmanlilarin, Mora'da zapt ettikleri sehir ve kaleler, yani
    Mora'nin üçte biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti idaresinde kalacaktir.


    3. Mora'nin diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile Thomas'in
    idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer bin altin vergi vereceklerdir.


    4. Hariçten bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli
    hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.


    Bu anlasma ile, Mora'nin, Venediklilere ait kisimlari hariç
    olmak üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da vergi vermek suretiyle Osmanlilara baglanmis
    oldu. Fâtih, Kuzey Mora sancakbeyligine akinci komutanlarindan Turahan Bey oglu Ömer
    Bey'i tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi esnasinda Atina da Türk idaresi altina
    alinir.


    Thomas, yeminle saglamlastirilan anlasmayi ve üzerinde
    ittifak saglanan sartlari üç ay sonra bozar. Çünkü o, Mora'daki Arnavutlara
    güveniyordu. Bu sebeple hem kardesi Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi yeniden
    mücadeleye baslar. Daha sonra iki kardes, aralarindaki çarpismadan ne kadar zarar
    gördüklerini anladiklari için barisirlar. Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara
    karsi vaziyet alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan Mehmed, Zaganos Pasa'yi Mora'ya
    gönderir. Osmanlilara karsi bir sey yapamayacagini anlayan Thomas, baris talebinde
    bulunur. Doguda bas gösteren Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan gailesi yüzünden, fazla
    agir olmayan sartlarla yeniden bir anlasma yapilir. Bununla beraber Thomas, bu sartlari da
    yerine getirmeyince, Uzun Hasan'in bütün tahriklerine ragmen o tarafa hareket
    edilmeyerek Mora isini temelden bir sonuca baglamak için, Fâtih-'in idaresindeki Osmanli
    ordusu, Mora'ya hareket eder. Korent'e gelen hükümdar, Thomas'in üzerine gitmeden önce
    birdenbire yön degistirerek Isparta üzerine yürür. Dimitrios teslim olur. Fâtih'e
    karsi koymak üzere sahildeki Matina kalesine çekilen Thomas ise, bütün sehirlerini
    kaybettikten sonra Kalamata'ya gider. Orada da tutunamayacagini anlayinca Roma'ya Papa II.
    Pi'nin yanina siginir. Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini Osmanlilarin eline geçer.
    Fâtih, Mora halkindan bir kismini Istanbul'a naklettirip onlarin yerine Türk
    göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m. 1460).


    Teslim olup Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios'a, Enez
    sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz madenlerinden senelik altmis bin akça
    varidat (gelir) tahsis edilir.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:05 pm

    EFLÂK'IN HAKIMIYET ALTINA ALINMASI:

    Tuna nehrini, devleti için tabii bir sinir kabul ettigini
    tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta daha önceki Osmanli hükümdarlari, bu
    nehrin kuzeyinde bulunan ve bugünkü Romanya'yi teskil eden Eflâk ile Bogdan
    prensliklerini himayeleri altinda bulundurmayi kafi görüyorlardi. Bununla beraber,
    bunlarin kendilerini mesgul edecek kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün zayif
    düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen Osmanlilar, tabii sinirlarinin disinda mütalaa
    ettikleri bu prensliklerin, daha uzakta bulunan Lehistan ve Macarlarla kendi aralarinda
    tampon bir devlet olarak kalmalarina taraftardilar. Osmanli sinirlarina yakin
    bulunmasindan dolayi Eflâk'ta Osmanli nüfuzu gün geçtikçe artmaya basladi. Bu sebeple
    Eflâk daha Yildirim Bâyezid zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.


    1456 yilinda Fâtih, Wlad'i Eflâk prensligine tayin etmisti.
    Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanli sarayinda rehine olarak bulunmustu. Hüküm
    sürdügü memlekete Fâtih'in yardimi ile sahip olmasina ve Pâdisaha karsi dost
    kalacagina dair yemin etmis bulunmasina ragmen Wlad, sözünde durmayarak Osmanlilar
    aleyhine Macarlarla anlasma yapacaktir.


    Fâtih'in, Karadeniz ve Trabzon'da bulundugu siralarda,
    Eflâk'ta bazi hadiseler olmaktaydi. Burada Türklerin "Kazikli Voyvoda",
    Macarlarin "Drakul" (Seytan), Ulahlarin "Çepelpuç" (Cellad)
    dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam, halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir.
    Tarihçi Tursun Bey tarafindan "Keferenin Haccac'i" diye vasiflandirilan bu
    adam, vahsi ve insanlik disi birtakim zevklere sahipti. Hammer, onun yukaridaki
    sifatlarini verdikten sonra, bunun yaptigi barbarliklara da örnekler verir. Bu sahsin
    daha iyi taninmasi ve farkli milletler tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli (!)
    oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç örnek vermek yerinde olacaktir. O, kaziklara
    vurulmus ve iskence içinde can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi büyük
    halkanin ortasinda, saray halki ile birlikte yemek yemekten zevk alirdi. Eline Türk
    esirleri geçince ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve meydana çikan kirmizi etlere tuz
    ekilmesini, sonra da bunlari keçilere yalatmasini emrederdi. Böylece, diri diri
    ayaklarinin derisi yüzülen esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu. O, kendisine
    gönderilen Osmanli elçilerinin sariklarini baslarina çiviletmistir.


    Wlad'in yaptigi hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen
    Fâtih Sultan Mehmed, onu Istanbul'a davet eder. Ancak Wlad, düsmanlarinin çoklugundan
    ve memlekette bulunmadigi bir sirada tac ve tahtinin Macarlara verileceginden
    korktugundan, Eflâk'i düsmanlarina karsi muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini
    rica eder. Bunun üzerine Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey'i
    Eflâk'i beklemek üzere görevlendirir.


    Yunus Bey ile Çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri
    vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. Bununla beraber Tuna'yi geçmek hazirliklari
    yaptiklari ve dostluktan baska bir sey ümid etmedikleri, hatta itibar göreceklerini
    sandiklari bir sirada Wlad'in büyük bir saldirisina ugrarlar. Bu baskinda Yunus Bey
    sehid, Hamza Bey de esir edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey'i öldürerek basini Macar
    kralina gönderir. Kan dökücü Wlad, aldigi esirlerin tamamini kaziga vurduktan sonra,
    Osmanlilara ait bazi sehir ve kasabalari tahrip etmekten de çekinmez.


    Bütün bu olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed,
    hiddetinden ve üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kisilik bir ordu ve 25
    büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (nehir donanmasi) hazirlayarak, Allah'in
    kullarina zulm eden bu zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine çikar (H. 866/1462
    M.) Fâtih, Eflâk ortalarina kadar gittigi halde, Wlad'in kuvvetleri ortalarda
    görünmüyorlardi. Wlad, Fâtih'in, casuslari vasitasiyle önceden haber aldigi bir gece
    baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek ister. Fakat bunda muvaffak olamadigi gibi,
    perisan bir halde canini zor kurtarip kaçabilir. Osmanli akincilari onu bulmak için
    bütün bir Eflâki tararlar. Pâdisah da ordusuyla prensligin baskentine yürür. Sehrin
    yakininda kaziklanmis 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman görünce nefretle
    "Devlet kuvvetini böyle kullanmis, tebeasina ve Allah'a karsi bu denlü cinayetler
    islemis bir adam, asla itibara layik degildir" der.


    Yarali olarak kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim
    ister. Fakat Macar Krali, hiç yoktan Osmanlilarla bir anlasmazliga düsmek istemediginden
    bu yardimi yapmamis, hatta Wlad'i yakalayarak haps etmisti. Öte taraftan Osmanlilar,
    Wlad'in kardesi Radul'u oniki bin duka yillik vergiye baglayarak Eflâk prensliginin
    basina getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet haline getirilerek, Osmanlilara
    sikica baglanmis oldu. Wlad, Radul'un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar idareyi
    ele almak istediyse de öldürülerek kesik basi memleket memleket dolastirilir.
    avatar
    coll
    Co Admin
    Co Admin

    Erkek
    Mesaj Sayısı : 1432
    Yaş : 23
    <hr>Tuttuğu Takım :
    <hr>Rep Puanı : 1000
    Rap Seviyesi :
    <hr>Madalyaları :
    <hr>Başarı Puanı :
    100 / 100100 / 100

    Güçlülük :
    100 / 100100 / 100

    Aktiflik :
    100 / 100100 / 100

    Kayıt tarihi : 29/08/08

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından coll Bir Salı Eyl. 02, 2008 3:05 pm

    BOSNA-HERSEK'IN ALINMASI

    Balkanlari ve hatta Tuna'nin güneyinde kalan bütün Avrupa
    topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde görebilecek duruma gelmis olan Fâtih
    Sultan Mehmed için Bosna, özel öneme sahip bir yerdi. Fâtih, Papalik ve Venedik'in,
    diger Avrupa devletleri ile birleserek kendisine doguda sinir komsusu bulunan Türk ve
    Müslüman devletleri de kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli Devleti'ni iki
    taraftan nasil sikistirmak istediklerini, kuvvetli istihbarat teskilâti vasitasiyle iyi
    biliyordu. O, Istanbul'un fethinden sonra, Avrupa'da meydana gelen reaksiyonu da iyi takip
    ediyordu.


    Istanbul'un fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan
    Venedik Hükümeti, Mora'nin Türklerin eline geçmesinden büsbütün müteessir oldu.
    Ege denizindeki Osmanli faaliyetlerini de yakindan takip eden Venedik, Osmanlilarin
    aleyhinde olacak sekilde, onlarin etrafinda bir ittifak çenberi meydana getirmeye
    çalisiyordu. Bunu bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip olan Venedik'e yardimda
    bulunabilecek olan Macaristan'la, ikisinin arasina girmenin askerî bakimdan gerekli
    olduguna inaniyordu. Bu sebeple, zaten Katoliklerden nefret eden Bosna Kralligi'ni feth
    etmeye karar verir. Böylece aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan kaldiracakti.


    Bosnalilar, Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari,
    Türklerin izse din ve mezheb serbestisine büyük bir saygi gösterdiklerini
    bildiklerinden, Osmanlilara karsi koymaya pek taraftar degillerdi. Bu sebeple Kral
    mukavemet edemedi. Bu arada orduyu hümayun üç koldan Bosna'ya girmis ve bütün bir
    Bosna topragini feth etmisti. Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet Bey
    idaresinde bir sancak beyligi haline getirerek Osmanli topraklarina ilhak eder.


    Halkin, Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli silah
    tutanlarin tamamina yakini orduya alinir. 30 bin Bosnali ise yeniçeri gibi hizmet etmek
    üzere Pâdisahin sancaklari altinda yemin eder. Bosnalilar, bir müddet sonra da
    Islâmiyeti kabul ederek "din-i mübin-i Islâm" ile sereflenirler. Bu olaylar,
    hicrî 867 (m. 1463) yilinda olmustu.


    Bu sefer esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük
    oglunu rehine vererek bagliligini arzetmis bulundugundan, yerinde birakilir. Bu çocuk
    ihtidâ edip (Islhamiyeti kabul edip) "Ahmed" ismini aldi ki, daha sonra
    "Hersekzâde Ahmed Pasa" adi ile anilarak damad ve sadrazam olur. Hersek,
    Duka'nin ölümünden bir süre sonra, Osmanli topraklarina katilir.

    Sponsored content

    Geri: Fatih Sultan Mehmed Devri

    Mesaj tarafından Sponsored content


      Forum Saati Cuma Kas. 24, 2017 2:00 pm